Son Haberler

Cumhuriyet Davası’Duruşma yarın devam edilmek üzere ara verildi

Cumhuriyet gazetesinin 18 yazar ve yöneticisinin yargılandığı davaya bugün Silivri’de devam ediliyor

Çizer Zeynep Özatalay’ın kaleminden: Akın Atalay, bilirkişi raporu hakkında heyetin sorularına yanıt veriyor

Cumhuriyet gazetesinin 18 yazar ve yöneticisinin yargılandığı davanın 8. duruşması bugün Silivri Cezaevi’nin karşısında bulunan İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. Cuma gününe dek sürmesi planlanan duruşmaların ardından hükmün açıklanması bekleniyor.

“Tüm gazetecilerin özgürlüğüne kavuşmasını istiyoruz”

Duruşma öncesi Cumhuriyet gazetesine destek olmak için çok sayıda milletvekili, gazeteci ve hak savunucusu Silivri’ye geldi, basın açıklaması düzenlendi. Açıklamaya CHP İstanbul Milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ile Barış Yarkadaş, Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Bülent Özdoğan ve Cumhuriyet Spor Müdürü Arif Kızılyalın katıldı.

Basın açıklamasında konuşan CHP İstanbul Milletvekili Barış Yarkadaş da şunları söyledi:

Türkiye’de her şey değişiyor, ne yazık ki gazetecilerin kaderi değişmiyor. 541 gün süren tutukluluk boyunca, ortaya tek bir delil sunamadılar. Yaptıkları bütün suçlamalar gazetecilik faaliyeti. Adeta aklımızla alay edercesine bir dava dosyası burada görüşülüyor. Cumhuriyet gazetesi çalışanları, okurları ve Türkiye’nin tüm demokrasi güçleri içi boş dosya ile birlikte 541 gündür bir zulümle karşı karşıya. Şu an 150’nin üzerinde gazeteci haksız ve hukuksuz bir şekilde cezaevinde tutuluyor. Biz tüm gazetecilerin özgürlüğüne kavuşmasını istiyoruz.

Yarkadaş’ın ardından söz alan CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Burada Cumhuriyet ve gazetecilik yargılanıyor. Bu dava talimatla açıldı. Yargı bağımsızlığının olmadığı yerde adalet gerçekleşmez. Tüm gazeteciler özgürleşene kadar burada olmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

Basın açıklamasının ardından duruşma salonunda duruşma heyeti ve izleyiciler yerlerini aldı.

Tutuklu olarak yargılanan Cumhuriyet Gazetesi İcra Kurulu Başkanı Akın Atalay, esasa ilişkin savunmasına başladı.

Atalayın’ın savunmasından satır başları şöyle:

Cem Küçük, “Cumhuriyet gazetesi FETÖ’nün elinde oyuncak olmuş, FETÖ’nün ele geçirdiği Cumhuriyet, mahkeme kararıyla asıl sahiplerine iade edilecek” diye yazmış. Alev Coşkun’un Asliye Hukuk Mahkemesi’nde açtığı dava ve FETÖ soruşturmasında ilk ifadesine başvurulan tanık Cem Küçük. Küçük dışında, arama ve gözaltı kararı gerçekleştirilene kadar başka bir tanık ifadesi yok. Koskoca Cumhuriyet gazetesi operasyonu bu şahsın ifadesi sonrası yapılmış ve operasyon bu kişinin ifadeleri üzerine kurulmuştur.

Anımsayalım; 4 şubat 2016 Mustafa Balbay yazılarına son verilmesine tepki olarak attığı tweetten bir gün sonra Alev Coşkun dava açıyor. 22 Mart 2016’da Alev Coşkun, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine isimsiz bir ihbar mektubu gönderiyor ve Cumhuriyet gazetesinin yörüngesinden çıkarılıp terör örgütlerine yardım eder hale geldiğini söylüyor. 19 Temmuz 2016’da gazetenin yöneticileri hakkında Küçük’ün ifadeleri üzerine FETÖ üyeliğinden dava açılıyor. Sonra gazete yöneticilerini yakalayıp tutuklatıyorlar. Suçlamalar arasında bir kişi için yapılan yönetim kurulu üyeliği seçiminin yasaya uygun olarak yapılmadığı ve vakfın ele geçirildiği iddia ediliyor. Deliller arasında Can Dündar’ın el yazısıyla yazılmış bir tweetine de yer veriliyor ancak içeriğe bakınca onun bu dava ile ilgili olmadığı görülüyor. Sadece bana ait antetli bir kağıda yazıldığı için benimle ilişkilendirilmiş. Kaderin cilvesi, tweet tarihi 17 Aralık 2015. Ama MİT TIR’ları soruşturması nedeniyle tutuklu olduğu için Silivri Cezaevi’nde olması gerekiyor o tarihte. Can Dündar o sırada Silivri’den Çağlayan’a getirilmiş. Ben de o duruşmada vekil olarak vardım. Dündar duruşma esnasında benden not kağıdı istemiş ve duruşma devam ederken, Twitter hesabından paylaşılmak üzere arkadaşına bu mesajı vermiş.

Kadri Gürsel, esas hakkında savunmasını yapıyor. Çizer: Nalan Yırtmaç

Atalay’ın ardından Cumhuriyet gazetesi yazarı Kadri Gürsel’in savunmasına geçildi. Gürsel’in savunmasından satırbaşları şöyle:

İddia makamı üye olmamakla birlikte örgüte yardım ettiğimi, FETÖ’nun yayın organlarına ait telefonlarla iletişim kurduğumu ve 34 günlük yayın danışmanlığım nedeniyle terör örgütlerine yardım suçunu işlediğimi iddia ediyor. Bunları tamamen reddediyorum. “Erdoğan babamız olmak istiyor” yazısı nedeniyle suçlanıyorum. Duruşma savcısının iddianameyi tekrar eden mütaalası hakkında birkaç sözüm olacak. Hakkımdaki suçlama hukuki değil siyasidir. Tutuklama gerekçesinde ayaklanma istediğim iddiası vardır. İddianamede bile itibar edilmeyen bir suçlamayı savcı mütalaaya neden almıştır?

Yeni bir delil mi ortaya çıkmıştır? Yeni bir tanık mı çıkmıştır? Hayır. Sayın savcı beni “Erdoğan babamız olmak istiyor” yazısı nedeniyle suçlama baskısı altındadır. Benin örgüte bilerek ve isteyerek yardım ettiğim iddiası doğru değildir ve bu iddia temelsizdir. Ben şiddete karşıyım. Erdoğan’ın bir baba figürü olarak ortaya çıkarılmasına karşı çıkmam şiddet çağrısı olarak gösterilemez.

İddia makamı HTS kayıtlarına bakarsa görecektir ki; Samanyolu şirketinden kimseyi aramadım ya da onlar tarafından aranmadım. Sadece Abdulhamit Bilici tarafından bir kez arandığım halde mütalaada çok kez FETÖ sanıkları ile irtibat kurduğum haksız olarak iddia edilmiştir.

Abdülhamit Bilici ile ben Milliyet Dış Haberler Servisinin başındayken, o da Cihan Haber Ajansının müdürü iken tanışmıştım. Feza Gazetecilik’ten Bana yapılan aramalar benden görüş almak amacıyla yapılmıştır, ama ben kendilerine hiç görüş vermedim. İddia makamı 32 yıllık meslek yaşamımı göz ardı ediyor. Gazetecileri arayanların ve onlara mesaj gönderenlerin niteliğine bakarak gazetecileri yargılayamazsınız. İçeriğe bakmalısınız. Ama benim yazdığım yazıların içeriğine bakarak da beni yargılayamazsınız çünkü bunlarda suç niteliğinde bir şey yoktur. Ortada sadece onların benimle irtibat kurma çabaları vardır. İletişim ve görüşme tek taraflı değildir, halbuki SMS’ler tek taraflıdır ve karşılık bulmamıştır. Bana bu SMS’leri gönderenlerle hiçbir şekilde iletişim kurmadım.

Muhalif görüşleriyle tanınan bir gazeteciyim. SMS bombardımanına tutulduğum zaman ana akım bir gazetede yazı yazıyor ve ana akım bir televizyon programında yer alıyordum. FETÖ soruşturmasına tabi olanlar ve Bylock kullanıcılarının SMS atarak bir kişiyi yardım ve yataklık yapar hale getirmeleri imkansızdır. Gazetecilik faaliyeti hiçbir demokraside suç olarak görülemez. Gazetecilik suç değildir. Savcı FETÖ üyeleriyle sıklıkla ve çok sayıda iletişim kurduğum iddiasını delillendirememiştir. İştar Gözaydın, söz konusu kişiler haricinde 90’lı yıllardan beri tanıdığım bir kişidir. Savcı Gözaydın’la neden iletişim kurduğum hakkında tek bir soru bile sormamıştır. “Erdoğan babamız olmak istiyor” yazısı mı delildir? 34 günlük yayın danışmanlığım mı delildir? Haftada iki gün köşe yazısı yazmak mı delildir? En son tarafıma yapılan arama Cumhuriyet Davası’ndan 6 ay öncesine gitmektedir. Esas hakkında mütalaa Cumhuriyet haberleri, köşe yazıları ve manşetlerini kriminalize etmek istemektedir. Terör örgütlerini destekleme suçunu işlediğimi iddia etmektedir.

Savcı bir gerçeği itiraf etmiştir: Mayıs 2016’dan itibaren köşe yazarı, Eylül 2016’dan itibaren ise yayın danışmanı olarak gazetenin dört yazı işleri toplantısından ikisine katıldığımı belirterek gazetenin yayın politikasının değişmesinde payım olduğu iddia edilmektedir. Halbuki 34 gün içinde icrai bir görev almadan, daha önce başladığı iddia edilen bir yayın değişikliğinde görev almam akla uygun değildir. Savcı 34 günlük yayın danışmanlığım sırasında katıldığım toplantıları suç delili olarak sunmaktadır. Haberlerin sunumunun yapıldığı toplantılara katılmam suç unsuru yani haberlerin suç olduğunu ima etmektedir. Aydın Engin’in yazı işleri toplantısına katılmasının suç unsuru olarak lanse edilmesi ve bana savcının sorduğu bir soruya verdiğim yanıtın delil olarak gösterilmesi kabul edilemez. Mesleki olarak tecrübeli isimlerin yazı işleri toplantısına katılması Babıali’den kalma bir gelenektir ve normaldir. Savcı iddialarını kanıtlayamamakta ancak tekrarlamaktadır. Ortada bir süreç yoktur tekil olaylar vardır. Cumhuriyet’e katılmam bir süreç olsaydı Milliyet’in patronu tarafından10 ay önce işten çıkarılmam ile başlanmalıydı. Kadri Gürsel, beraatini talep ederek savunmasını bitirdi.

“Hedef belli; Cumhuriyeti teslim almak”

Akın Atalay savunmasını yapıyor. Çizer: Murat Başol

Akın Atalay savunmasını yapıyor. Çizer: Murat Başol

Duruşmaya verilen aranın ardından Akın Atalay, esas hakkındaki savunmasına başladı. Atalay’ın savunmasından satır başları şöyle:

Ergenekon davası iddianamesinde İlhan Selçuk’a yönelik “Hükümeti devirme amacıyla ülkede kaos yaratmak için kendi gazetesini 1 haftada 3 kere bombalatmıştı” denmişti. Peki bizde durum ne?

İlhan Selçuk yazısında “Bir gazeteye atılan bomba tüm medyaya yönelik tehdittir. Tüm gazeteler, kimden yana olursa olsun ortak dayanışma içine girer, iktidarı onaylarlar. Kim olduğu bilinmeyen kişiler Cumhuriyet’e ikinci bombayı attı, fısss… Umarım 3 bombadan sonra hükümetimiz de devletimiz de uyanır. Neyse üçüncü bomba sonunda beklenen tepkiyi getirdi ama biz her zaman üç bombacıyı nasıl bulacağız?” diye yazmıştı.

Üçüncü bombadan sonra basının haber yapmasına tepki olarak böyle yazmıştı. Olayı bağlamından koparan Ergenekon savcıları “kendi gazetesini bombalattı” diye yazdılar iddianamelerine.

Her dönemin önde gelen gazetecisi olmayı başaran ve zamanın ruhuna uygun davranan bazı gazeteciler de o zaman bu iddiayı çok ciddiye almıştı. Bugün bizim hakkımızdaki iddianameye alınan suçlara bakınca bir sigortaya ihtiyacımız var.

Bu davanın savcıları da Ergenekon savcıları gibi davranıyor ve düşünüyor. İnsanların ömründen çalıyor, büyük mağduriyetlere neden oluyorlar. Hakkımızda düzenlenen iddianameyi okuyorum, eviriyorum, çeviriyorum ama anlayamıyorum. Hedef belli; Cumhuriyeti teslim almak, uysal ellere teslim etmek ve diğer gazete ve gazetecilere gözdağı vermek.

İlhan Selçuk’a kendi gazetesini bombalatma suçlaması gibi biz de gelecekte savcı ve hakimlerle anlaşarak kendimizi tutuklatmak gibi absürt bir suçlamayla karşı karşıya kalabiliriz.

“Bu olağan bir dava değil.” Soruşturma sırasında bizi itibarsızlaştırmak için absürt ötesi iddialar ortaya atıldı. Utanmazca ahlaksızca iddialar dolaşıma sokuldu, televizyonda dinledik, hatta iddianameye bile sokuldu.

“Burada yargılanan sanıkların eski eşlerine ve yakınlarına varana kadar banka hesapları ve ekstreleri dahi inceletildi. Kamuoyunda parkeci ve pideci olarak tanınmasına yol açan iddialar döndü dolaştı sahiplerini vurdu.

İkinci olarak Cumhuriyet gazetesi ve vakfının tüm bağlantıları, reklam verenleri inceletildi. FETÖ bağlantılı şirketlerin, hangi gazetelere ne kadar reklam verdikleri yıllara göre karşılaştırmalı olarak anlatıldı. Peki ne oldu? O gazetelere dava mı açıldı? Hayır.

Ama haksız iddiadan vazgeçildi ve iddianameye bu yönden sahip çıkılmadı. Eğer savcılık FETÖ bağlantılı şirketlerin, hangi gazetelere reklam yoluyla destek olduğunu araştıracaksa hala geç değil. Cezaevinde tüm gazetelere bakarım ve önce gazetelerin reklam sayfalarını incelerim. Kayyım atanan şirketler, yine aynı gazetelere aynı reklamları vermeye ve onlara kaynak aktarmaya devam ediyorlar. Bizim gazetemizin o kirli paralarla işi yok. Ne isterlerse yapsınlar, bize çamur sıçratmasınlar, yeter. Hani gazeteyi ve vakfı mali yoldan batırmışız ve gayrimenkulleri usulsüz olarak rayiç değerinin altında satmışız ve devretmişiz ya… Gelin araştırın. Burada yargılanan sanıkların, gazeteyi ve vakfı batırmadığı, düze çıkardığı görülecektir.

Bu davanın ruhuna gelirsek… Süreç içinde bir bütün olarak yayıncılık faaliyetinin yargılama konusu yapıldığı açık olarak belirtilmiştir. Özetle bir bütün olarak yayın faaliyetiyle örgüte yardım etme suçunun işlendiği belirtilmiştir. Olağan bir yargılamada ne denir? Önemli olan suçlama ile eylemin birbiriyle bağlantılı olup olmadığı ve kanuna aykırı olup olmadığıdır. Oysa burada Cumhuriyet gazetesinin yayın faaliyeti suç olarak görülmektedir, gazetecilik suç olarak görülmektedir. Ne demektir bir bütün halinde yayıncılık faaliyetini yargılamak ve gazeteciliği suçlamak? Tehlikenin farkında mısınız? Cumhuriyet gazetesinin, gazetecilik ve yayıncılık faaliyeti dışında bir başka işi yoktur. Diğer gazeteler gibi başka bir ticaretin ortaklığı yoktur. Bu sebeple bu gazeteye ekonomik yoldan baskı uygulanamıyor.

Gazete ve gazetecilerin görevi toplumun bilgilenmesini sağlamak, nitelikli enformasyon üretmek ve bunu topluma aktarmaktır. Gazetecilik diğer ticari faaliyetler gibi değerlendirilirse asıl amacı sahibine para kazandırmak olacağı için eleştiriden vazgeçmek zorunda kalır. Gazeteciliğin temel amacı olan gerçeklerin dışına taşarsa ticari amaçlar ve siyasi amaçları gözetirse o iş gazetecilik olmaz. Halkın devlet işleri hakkında bilgi alma ve bilgilenme hakkı basın aracılığıyla olur. Bu ülkenin en büyük medya grubuna birkaç hafta önce el konulmuştur. Bu değişim sonrası bu dava yoluyla kaybedilecek olan şey çok daha önemli hale gelmiştir. Bu siyasi bir davadır. Şimdi medya kuruluşları ve basını kontrol altına almak istiyorlar. Ama bu gazeteyi baskıyla tehditle korkutarak teslim alamazsınız. Gazetecilerini ve yayıncılarını tutuklayarak teslim alamazsınız.

“Gerekirse yanmayı göze alırız, korkutulamazlar bu tür davalarla”

Bu gazetenin çalışanları ve yöneticileri daha önce de öldürüldü, tutuklandı ve tehdit edildi. Şimdi bir kez daha test ediliyoruz. Gerekirse yanmayı göze alırız. Bu gazete ve mensupları baskıya ve tehdide rağmen işini gereği gibi yapar. Korkutulamazlar bu tür davalarla.

Yasakçı, baskıcı ve hukuk dışı uygulamalara karşı çıkılmalı ve bunlar hukuktan temizlenmelidir. Basın özgürlüğünün boğulmasına izin verilmemelidir. Yalnızca 94 yıldır yayınlanan bir gazetenin basın özgürlüğü değil bu toplumun özgürlüğü ve şerefi de söz konusudur. Norveçli bir polisiye yazarı hukuku uçurumun ucuna dikilen bir çite, hukukun ayaklar altına alınmasını da bu çitin kırılmasına benzetir. Gazeteciliğin yargılandığı, ifade özgürlüğünün çiğnendiği bu davada, sözlerimi Tevfik Fikret’in yüz yıl önce söylediği şu dizeyle sonlandırıyorum:

“Haksızlığın envâını gördük.. Bu mu kaanun?

En gamlı sefâletlere düştük.. Bu mu devlet?

Devletse de, kanunsa da, artık yeter olsun

Artık yeter olsun bu denî zulm-ü cehâlet” (13.10)

Akın Atalay’ın savunmasının ardından duruşmaya 1 saat ara verildi. Aranın ardından Güray Öz esasa ilişkin savunması için söz aldı ve “Daha önce yaptığım savunmayı tekrarlıyorum. Tüm suçlamaları reddediyorum” dedi.

“Yaşadığımız bu dönem için hukuktan ve adaletten en uzak olanı”

Cumhuriyet gazetesi çizeri Musa Kart, esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Kart’ın savunmasından satır başları şöyle:

Yaklaşık 40 yıldır karikatür çiziyorum. Bu süre içinde pek çok siyasi dönme ve liderliğe tanıklık ettim. Yaşadığımız bu dönem için hukuktan ve adaletten en uzak olanıydı diyebilirim. Cezaevinden çıktıktan sonra pek çok insanla el sıkıştım, kucaklaştım. İçlerinden biri bile “Sizin davanız siyasi değildi” demedi, diyemedi. Cumhuriyet Davası’nda bu salonlar onurlu ve dürüst insanların duruşuna tanıklık etti. Bu süreçte paçalarımıza kirlerini bulaştırmak isteyenler, kumaşımızın leke tutmadığını bilemediler ne yazık ki… Bu karar duruşmasında kendim için bir talebim yok. Tekrar söylemek zorundayım ki; muhalif gazetecileri, siyasetçileri, akademisyenleri ve öğrencileri cezaevinde gösteren fotoğraf, benim güzel ülkeme yakışmıyor.

“Her siyasal davada olduğu gibi bu davadan da adalet çıkmaz”

Cumhuriyet gazetesi avukatlarından Bülent Utku esasa ilişkin savunmasını yapmak üzere söz aldı. Utku’nun savunmasından satır başları şöyle:

Cumhuriyet gazetesi operasyonu ve davasındaki anılarım arasında belleğimde kaybolmayacak yüzler/çizgiler var; düşman ve dost, cesur ve korkak, alçakgönüllü ve kasıntı, bencil ve dayanışmacı… Kuşkusuz hepsi insana dair… Bilmem farkında mısınız? Ortada hem “kekeme” ama hem de “geveze” bir esas hakkında mütalaa var. İddianame de öyleydi zaten. Aynı şeyleri dönüp dolaşıp tekrar ediyorlar usanmadan. Dayanaksız suçlamalarda alabildiğince cömert; hukuksallık ve yasallıkta pinti mi pinti. Ama çok da cesur. Öyle ki Cumhuriyetimizin en eski ve köklü 93 yıllık gazetesinin bir kısım yönetici ve yazarlarına toptan yapılan, hukuktan zerrece nasibini almamış operasyonu hala kural tanımadan savunabiliyor. Esas hakkındaki mütalaa kekeliyor, hangi suçu nasıl işlediğimizi bir türlü anlatamıyor. Hangi haberde, hangi yazıda, hangi manşette ne suçu olduğunu bir türlü söyleyemiyor. Vakıf seçimlerinin hukuki ihtilaf niteliğinde değerlendirilmesi mümkün imiş ama kastımızı tespit açısından önem arz etmekteymiş! Böyle bir katliam, hukuk katliamı görülmemiştir hiç. Ne yapıyor?Suç olmayan fiilde “kast unsuru” arıyor.Oysa biliyoruz ki ceza hukukunda tipe uygun neticeyi gerçekleştiren fiilde yani suçta “kast” aranır.Yayın çizgisi değişikliğinde, atılan manşetlerde, yapılan röportajlarda, yazılan yazılarda savcılıkça aranan hep bu “kast”. Suç olmayan fiillerde “kast” arama hukukun katli elbette ama yukarıda değindiğim üzere cesareti gerektiriyor ve operasyonu düzenleyen ve devam ettirenlerde bu cesaret yeterince var. Çünkü sırtlarını siyasal iktidara yaslamanın rahatlığı ve güveni ile oturuyorlar koltuklarında. Evet, daha önce de söylediğim gibi bu siyasal bir operasyon, siyasal bir dava.

Esas hakkında mütalaayı düzenleyen savcı yılların deneyimli savcısıdır. Yargılamanın iddianame düzenlenene kadar gerçekleşmiş, iddianamede yazılı fiiller üzerinden yapılacağını bilmez mi? Bilir elbette. Sadece yılların savcısı değil, mesleğe yeni başlayan savcı da bilir, bilmesi gerekir. O halde yargılama sürerken bir sanığın yurt dışından maddi yardım temin etme çabasını nasıl gündeme getirebilir? Avrupa Birliği fonlarından kaynak aramanın gazetenin bağımsızlığını ortadan kaldırdığını gündeme getirmenin, ileri sürmenin dava ile hiçbir ilgisi yoktur. Mütalaa bu hususu gündeme getirip sorularını tribünlere, havuz medyasına malzeme olarak üflerken aslında farkına varmadan kendi ayağına kurşun sıkıyor. Zira AB’den fon alan devlet kuruluşlarını, devleti de bu nedenle bağımsızlığını yitirmiş olarak ilan etmiş oluyor. Esas hakkındaki mütalaa, suç olmayan fiilleri sıralayıp bunlardan suça uzanıldığını söylerken yaratmak istediği algıyı hukukçuların, objektif bakış açısına sahip olan kişilerin hemen görmemesi mümkün değil. Hukukla biraz ilgisi olanlar ve objektifliğini yitirmemiş olanlar vakıf seçimlerinde, yayın çizgisi değişiminde, suç olarak dahi nitelenemeyen yazılarda/manşetlerde suçun unsuruna ilişkin bir kavram olan kastın aranamayacağını bilir. Esas hakkındaki mütalaanın bu çabası, suç isnat etmekte, suç bulup yakıştırmakta çekilen zorluktan, fakirlikten kaynaklanmaktadır. Esas hakkındaki mütalaanın suç olmayan fiillerden suça uzanmak isterken uzandığı, vardığı yer eninde sonunda gazetede yayınlanan haberler, atılan manşetler, yazılan yazılar oluyor.

Ancak bu durumda esas hakkında mütalaadan beklenen suça konu edilen bu yazı, haber, manşetlerin hangisinde hangi suçun olduğunu belirtmesidir. Bu yapılamıyor tabii ki. Çünkü suçlama konusu yapılan haber, yazı ve manşetlerin hiçbirinde suç yoktur. Hepsi nitelikli gazetecilik faaliyetine örnek teşkil edecek özellikler taşımaktadır. Gerçektir, günceldir, kamuyu ilgilendiren konularda ve kamu yararınadır aynı zamanda gazeteciliğin gerektirdiği ölçüde incelik, akıl, zekâ ve cesareti de barındırmaktadır. Esas hakkında mütalaanın beni sorumlu tuttuğu bu haberlerin, manşetlerin, yazıların, röportajların hepsinin sorumluluğunu kabul ediyorum.

Esas hakkında mütalaanın zihniyeti bundan böyle keyfi biçimde haber ve yazıda suç unsuru olmadığı halde gazetecilik faaliyetinin cezalandırılmasına kapı açan bir zihniyettir. Yeni bir milattır. Düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı önemli tehlikeli bir darbedir.Gazeteciliğe, gazetecilere, halkın haber alma hakkına önemli bir tehdit ve gözdağı ve tırpandır. Cumhuriyet gazetesine yapılan operasyonda getirilen suçlamalar toplumda bir karşılık bulmamış, inandırıcı olamamıştır. Aksine toplumun büyük bir kesimi Cumhuriyet gazetesine ve bizlere sahip çıkmıştır. Miting alanlarında adlarımız topluca tekrar edildi, cezaevinde yoğun bir avukat ve milletvekili ziyaretine mazhar olduk.

Gazetelerden,televizyondan, sosyal medyadan görmüş, işitmiş olmalısınız ama Çağlayan adliyesinde her perşembe günü saat 11.30’da Themis heykelinin önünde “Adalet Nöbeti” tutan avukatlara, onlara katılan gazetecilere, akademisyenlere, sanatçılara gözünüz ilişti mi bilmiyorum. Bu memlekette 55 haftadır Adalet Nöbeti tutuluyor. İlk nöbetteki polis saldırısında, avukat arkadaşlarımızdan birinin burnu, birinin ayağı kırıldı. Tartaklananlar, gözaltına alınanlar oldu. İki ay sonra da gözaltına alınanlarla ilgili yargılama var. Ama adalet nöbetçileri yılmadılar. Bu davada yargılanan avukatlar nezdinde başlatılan adalet nöbeti, adalete inananların ve arayanların umudu oldu. Adalet Nöbetine baro başkanları, gazeteciler, politikacılar, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar katılıp basın açıklaması ile desteklerini belirtip, adalet arayışına katkı sundular. Terör örgütlerine yardım etmekle suçlanan kişilere böylesine değişik mecra ve kişilerden böylesine güçlü bir destek yapılması bu davaya, yapılan suçlamalara toplumun inanmadığının kanıtıdır. Üstelik bu destek sadece yurtiçi ile de sınırlı değildi. Yani taraflı kişiler hariç yurt içinde ve yurt dışında hiç kimse bize getirilen suçlamalara inanmadı. Esas hakkındaki mütalaanın söyleminin, mantığının, duruşunun hukuka yabancı oluşundan yakınmanın aslında hiç âlemi yok. Siyasal davalarda beklenen hukuk değil, amaçlanan hedefe varılması olduğu için olanlar aslında olması gerekenlerden ibaret. Yani siyasal davalarda böyle olur. Siyasal davalarda, olağanüstü dönemlerde yapılan yargılamalarda, siyasal iktidarlar savcı ve hâkimleri baskı ve kontrol altına alırlar. Bazıları ise zaten siyasal iktidara daha baştan teşne ve çeşnidirler. Plan ve programla şekillendirilip kontrol altına alınmamış yargıyı hiçbir olağan üstü dönemde göremezsiniz. Ve bu yargılamalardan elbette adalet çıkmaz. Örnek isterseniz; Yassıada yargılamaları, 12 Mart yargılamaları,12 Eylül yargılamaları, Ergenekon yargılamaları diyebilirim. Önümüzde bu örnekler varken ve olağanüstü bir dönemden geçerken adil bir yargılanma ile karşılaşacağımıza inanmamızı bizden hangi gerçekçi, sağlıklı, geçerli argümanlarla kim isteyebilir? Tabii ki kimse. Ortada böyle bir mütalaa varken bizi/beni bekleyen akıbet acaba ne?Mütalaa, hakkımda “Su Ordali” uygulaması yapılmasının daha adil olup olmayacağını düşündürüyor bana. Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezenler, çivi yazısıyla yazılmış tabletlerin bulunduğu yerde bu uygulamanın anlatıldığını bilirler. “Su Ordali”nde kişi kendi çabası ile suçsuz olduğunu kanıtlayabiliyor. Ve zaten Nehir Tanrısı da nasılsa suça siyasal yaklaşmaz. Sonuçta ne de olsa Tanrı! Lafı fazla uzatmanın gereği yok. Esas hakkındaki mütalaanın üzerinde yükseldiği iddianameye ve heyetinizin yapacağını öngördüğüm yargılamaya ilişkin görüşlerimi çok önceden belirttim. Hukuka yabancı bu iddianameye karşı heyetinizin aldığı konumu 09/05/2017 tarihli “heyeti ret” dilekçemde belirttim. 25 Temmuz 2017 tarihli duruşmada da iddianameye ilişkin diyeceklerimi söyledim. Arkadaşlarım ve avukatlarımız da görüşlerini belittiler. Ancak duruşma savcısının bu söylenenleri hiç dikkate almadığı esas hakkında mütalaanın neredeyse iddianamenin özetinden ibaret olmasıyla belli.

Bu nedenle ben de eski beyanlarımı tekrar etmekle yetineceğim.

Heyetinizin nesnel bir dünyada kavranabileceklere duyu, vicdan katarak bunu karara dönüştürebilmesinin objektif ve subjektif şartlarının olmadığı aşikar. Bir biçimiyle bunu 9/05/2017 tarihli dilekçemde de ifade etmiştim. Yargılamanın başlamasından bu yana verilen ergen nitelikli ara kararları da bu şartların olmadığını doğruladı. Yani kanım odur ki her siyasal davada olduğu gibi bu davadan da adalet çıkmaz. Umarım yanılırım. Olağanüstü haller olağanüstü kalmıyor.  Kalmamış hiç. Yakın tarihimiz bile bunu söylüyor bize, fazla kanıta ihtiyaç yok. Heyetiniz “antrakt” dedi çaresi yok, perde kapanacak. Ancak bu durum, olağan koşullarda “perde” demeye engel değil. Evet, “perde” denecek muhakkak. Kanımca fazla uzun zaman sonra da değil. Ve işte ben o gün değişen rolleri, oyunları, oyuncuları heyecanla bekliyor olacağım. Görüşmek dileğiyle, kalın sağlıcakla.

“Onurumuzla başımız dik girdiğimiz bu salondan karar ne olursa olsun yine başımız dik çıkacağız”

Cumuhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Sabuncu’nun savunmasından satır başları şöyle:

Gazetecilik bir aşk mesleğidir. Bizler mesleğine ve memleketine aşık insanlarız. Aşkın hakkını vermek gerekir bedeli ne olursa olsun. Bu bazen böyle iftiraya uğramak olur, cezaevi olur, dava olur. Ama ödediğimiz kişisel bedeller; yaptığımız haberlerle toplumun haber alma hakkının gereğiyse eğer teferruattır bizim için. Bir parçası olmaktan onur duyduğum gazetem Cumhuriyet, her zaman konuşturulmayanın konuşturulduğu, gösterilmeyenin gösterildiği bir gazete oldu. Güçlünün değil haklının yanında saf tuttu. Tarihi boyunca doğrulardan şaşmadığı için demokrasinin zaafa uğradığı dönemlerde İftiraya, saldırıya uğradı, çalışanları hapse girdi ya da kurşunların hedefi oldu. Bizler bu zorlu ve onurlu tarihin bir parçasıyız. Bize atılan iftiraların teker teker çürütüldüğü siyasi davanın sonuna geldik. Onurumuzla başımız dik girdiğimiz bu salondan karar ne olursa olsun yine başımız dik çıkacağız. Abdi İpekçi’nin, Uğur Mumcu’nun, İlhan Selçuk’un, Hrant Dink’in, Musa Anter’in Metin Göktepe’nin yolundan ayrılmayacağız. Onların uğradıkları tüm haksızlıklara rağmen bu topraklara, burada yaşayan tüm insanlara duydukları aşk rehberimiz oldu. Doğru ve cesaretli haberciliğe memleketi ve mesleği aşkla sevmeye devam edeceğim.

“Devletten hukuku çıkardığınızda elinizde kalana devlet değil çete denir”

Cumhuriyet gazetesi muhabiri Ahmet Şık, esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Şık’ın savunmasından satır başları şöyle:

Hapishanelerle ilgili konuşurken, “Ben Ergenekoncu iken” ya da “Ben FETÖ’yken” diye başlayan cümleler kuruyorum. Herkesin bildiği üzere, şimdilik iki ayrı hapishane deneyimim var. İlkinde şimdi FETÖ denilen Gülen Cemaati’nin komplosuyla, mesleki faaliyetlerim suçlama konusu edilerek tutuklandım. İkinci tutuklanmam ise bu yargılamanın konusu nedeniyle oldu. Geçmişte koalisyon ortağı oldukları Gülen Cemaati ile birlikte suç işleyen siyasal iktidar emriyle hayata geçirilen ve öncekine benzer bir komploya maruz kaldım arkadaşlarımla birlikte. Yine mesleki faaliyetlerim suçlama konusu edildi. İlkinde olduğu gibi bu komploda da güvenlik bürokrasisi ve yargının kimi mensupları ile tetikçilik rolü üstlenen bir kısım medya çalışanı siyasal iktidarın suçlarına ortak oldular. Yaklaşık 13 ay süren ilk hapislik deneyimimin sona erdiği gün olan 12 Mart 2012’de Silivri Hapishanesi’nden çıkarken bir siyasal tespit yaparak, tutuklanmama neden olan komploda görev alan polisler ile hakim ve savcıların tutuklanacağını söylemiştim. O komploculardan firar edemeyenlerin dışında kalanların tümü şimdi hapishanede. Devletten hukuku çıkardığınızda elinizde kalana devlet değil çete denir. Dolayısıyla Gülen Cemaati’nin çetesinin mensupları için söylediğim aynı siyasal tespiti bu komploda rol ve görev alanlar için de yapmak elzem. Dilerim hukukun evrensel normlarını rehber edinen, gerçekten tarafsız ve gerçekten bağımsız mahkemelerde yargılanırlar. 6 yıl arayla ilkinin birebir aynısı olan bu komployla ilgili diyeceklerimi daha önce söyledim. 27 Temmuz 2017’deki ilk beyanımı ve bu siyasi davada siyasi savunma yapamayacağımı söyleyerek mahkemede konuşmamı engellediğiniz 25 Aralık 2017’deki ilk beyanlarımı aynen tekrarlıyorum. Her zamanki gibi sözlerimin de yaptıklarımın da arkasındayım. Çünkü gazetecilik suç değildir.

“Bu dava hukuki değil Cumhuriyet gazetesini susturmaya yönelik siyasi bir davadır”

Cumhuriyet gazetesi avukatlarından Mustafa Kemal Güngör esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Güngör’ün savunmasından satır başları şöyle:

Hakkımdaki tüm suçlamaları reddediyorum. Vakıf üyeliğim sebebiyle yargılanıyorum. Cumhuriyet gazetesi demokrasinin aydınlanmasının savunucusu ve okulu olmuştur. Önce öğrencisiydim sonra avukatı oldum. Bu dava hukuki değil Cumhuriyet gazetesini susturmaya, bitirmeye yönelik siyasi bir davadır. Bu davada tüm gazetecilere muhalif kesimlere gözdağı vermek içindir. İddianame ve mütalaaya yansıyan zihniyet bunun en açık delilidir. Kurgulara dayalı, bireyselleştirilmemiş, herkesi ve her şeyi suçlayan torba bir iddianame vardır. Bunlar tek tek çürütüldü. Bunlar yaşanmamış gibi, senaryonun devamı olarak gerçekleri yansıtmayan, subjektif torba bir mütalaa var karşımızda. Böyle hukuki olmayan bir mütalaa hazırlanmasına bir hukukçu olarak üzüldüm. Cumhuriyet’te yayımlanan yazılarda suç konusu yoktur. Toplumun bilgilendirilmesi için yazılmışlardır. Bu davada tüm itirazlarımıza rağmen hukukun temel prensiplerine uyulmadı. Adil yargılanma ilkemiz çiğnendi. Haksız ve hukuksuz olarak özgürlüğümüz elimizden alındı. Akın hala hapiste. İnanılmaz bir şekilde soruşturmayı başında sonuna kadar FETÖ’den yargılanan sanık savcı yürüttü. Ortada vahim bir hukuksuzluk var, bizim yerimize kendinizi koysaydınız bunu kabullenmezdiniz. Arkanızda çok önemli bir yazı var. Binali bey pek esprili bir adam. Hapishanedeyken bir gün adalet bakanlığının düzenlediği bir toplantıda “biz küçükken memlekette adliyelerin bodrum katında “Adalet Mülkün Temelidir” yazardı dedi. Biz de bu söz temel katında yazıldığı için adaletin devletin temeli olduğu için yazıldığını sanırdık. Adalet hala bodrumda. Adını Atatürk’ün koyduğu en köklü gazete Cumhuriyet hakkında bir karar vereceksiniz. Bunun çok önemli bir anlamı olacak. Halkın haber alma hakkını, gazeteciliği, hukuku yakından ilgilendirecek. Vereceğiniz kararla ülkenin hukuk tarihine geçeceksiniz, nasıl geçeceğiniz size kalmış tercih sizin karar sizin.

“Bu mütaala hukuk fakültelerinde okutulacak ileride; böyle mütalaalar hazırlamayın diyecekler”

Cumhuriyet gazetesi yazarı Aydın Engin, esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Engin’in savunmasından satır başları şöyle:

Bu mütalaaya neden cevap verilsin ki? İddianameyi tekrarladı. Savcı karşımıza tanıklar çıkardı. Her tanık iddianameyi daha da boşa çıkardı. Vakfı zarara uğratma suçlaması çökünce gazetenin yayın çizgisini değiştirmekle suçlandık. evet değişti, savcıya sormadan değişti ki bunu sık sık yapabiliriz, üstelik savcılardan izin almayacağız. Bizde değişmeyen hukukun üstünlüğü, demokrasi ve bağımsız gazetecilik ilkelleri. Gerisi umurumuzda olmaz. Osman Kavala ile yazışmalarım dosyaya konuldu. Savcı da mütalaada buna sarıldı. Biz Avrupa’daki meslek örgütlerinden sivil toplum örgütlerinden destek istedik. Aldık da. Cumhuriyet’i sardılar. RSF, IPI, PEN. Biz sizin bildiğiniz gazetecilerden değiliz. Bizi satın alacak kişi ya da kurumlar anasının karnından doğmadı. Bizi satın alacakları da anasının karnından doğduklarına pişman ederiz. Sizden kişisel hiçbir talebim yok. Sizden hakkımızdaki bu mütalaaya itibar etmemenizi talep ediyorum. Ama çöpe atmayın çünkü bu hukuk fakültelerinde okutulacak. İleride böyle mütalaalar hazırlamayın diyecekler.

Cumhuriyet Vakfı Başkanı Orhan Erinç, esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı. Erinç’in savunmasından satır başları şöyle:

Basın Savcılığında ve duruşmalar sırasında söylediklerimi aynen yinelediğimi belirtmek istiyorum. Ancak öncelikle belirtmek isterim ki bu dava siyasi bir basın davası olarak açılmış ve sürdürülmüştür. Davanın omurgası Cumhuriyet Gazetesi’nin imtiyaz sahibi olan Cumhuriyet Vakfı’nda yapılan bir üyelik seçiminin hırslarını akıllarının önüne geçiren iki eski Cumhuriyet çalışan tarafından siyasal iktidarın beklentilerine uygun biçimde oluşturulmuş olmasıdır. İstanbul 1. Asliye Hukuk Mahkemesindeki davada, Vakıflar Genel Müdürlüğü de “Haksız ve mesnetsiz davanın reddini isteyen” başvurusunu dosyaya koymuştur. Karar duruşmasının bir gün öncesinde Mustafa Balbay da davaya müdahil olmak isteyince karar verilemeyip duruşma ertelenmiştir. Bu sürede Atalay’ın duruşmada belgelerle kanıtladığı gibi tanık Alev Coşkun Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine ihbarda bulunmuştur. Sekreterliğin Vakıflar Genel Müdürlüğüne verdiği talimat sonrası işler tersine dönmüştür. Cumhurbaşkanı Genel Sekreterinin talimatı öncesi ve sonrasında ters gelişmeler davanın siyasi olduğunun kanıtlarından birini oluşturmaktadır. İkinci kanıt ise seçilememesi sorun yapılan Mustafa Pamukoğlu’nun İşçi Partisinin (şimdi Vatan) yayın organlarının oluşturduğu Görev Vakfının kurucu başkanı, Aydınlık Gazetesi’nin yazarı ve İşçi Partisi Genel Başkanı’nın ekonomi danışmanı olmasıdır. Esasen duruşmada dinlenen tanıkların neredeyse çoğunluğunun İşçi Partisi’nin (şimdi Vatan Partisi) üyesi, grevlisi ve yazarı olması da “siyasi dava” tanımını güçlendiren özelliklerden bir başkasını oluşturmaktadır. Savunmamı avukatlarımız yapacaklardır. Ben “İstanbul’da hakimler var” deme umudumu koruyorum.

“Basın özgürlüğünü hakkıyla savunduğumuzu düşünüyorum”

Cumhuriyet gazetesi muhasebe çalışanı Emre İper, esasa ilişkin savunmasını yapmak için söz aldı:

Sadece sanıkların değiştiği siyasi bir davada yargılanıyoruz. Basın özgürlüğünü hakkıyla savunduğumuzu düşünüyorum. Şimdiye dek gündemde olmayan ‘tweet’lerim nedeniyle ek savunma hakkı verdiniz. Eski savunmamı tekrarlarım. Ben Cumhuriyet gazetesinden çalışmıyor olsaydım zorlama iddialarla karşınızda çıkmazdım.

Hikmet Çetinkaya ve Önder Çelik’in kısa savunmalarının ardından sanık avukatları söz almaya başladı.

Kadri Gürsel’in avukatı Köksal Bayraktar:

Esas hakkındaki mütalaa ile iddianame birbiriyle uyum içindedir ve aynı şekilde tekrarlanmıştır. Kadri Gürsel için yapılan üç suçlama hem iddianamede hem de mütalaada aynen tekrarlanmaktadır. Arada yargılama yapılmıştır ama yargılamada çok fazla bir değişiklik olmamıştır. Bu AİHM kararlarına aykırıdır. Biz iddianameyi okuyunca müvekkilim Kadri Gürsel için üç suç isnadı olduğunu gördük. Ben Bylock şifresine sahip değilsem, Bylock kullananlar beni arıyorsa ve ben suçlu olarak niteleniyorsam bu suçsuzluk değil suçluluk karinesinin esas olduğu anlamına gelir. Ayrıca yapılan konuşmaların içeriğinin yargılamaya konu olması gerekirdi, konuşmanın yapılması değil. Mütalaada iddianame tekrarlanıyor. Yabancı bir ülkenin dışişleri bakanını düşünün ve bir başka ülkenin başbakanı gidiyor ve sigara paketini alıyor, almakla kalmıyor cebine koyuyor. 12 Temmuz 2016’da Kadri Gürsel’in yazdığı “Erdoğan Babamız Olmak İstiyor” yazısında bir çeşit mizah vardır. Bir gazetede suç unsuru varsa yayın danışmanının suçlu olması için sekiz ayrı faraziyenin incelenmesi ve gerçekleşmemesi gerekir. Burada yayın danışmanının yazı işleri kuruluna katılmasının bu kadar vahim suçlarla iç içe konulması mantıksızdır. Sadece yayın kurulu toplantılarına katılmak suç olarak telakki edilemez. 314. madde çok vahim bir maddedir. Devletin varlığına karşı olan bir silahlı örgütü ifade ediyor. 314. maddenin uygulanması için ceza kanununun 3 ve 4. maddesinde yer alan suç ve örgütün kurulması gerekir. 3 ve 4. bölümünde yer alan suçları işlemek için örgüt olması gerekir. Örgütün başından itibaren silahlı olması gerekir. Devletin güvenlik ve varlığına yönelik olacak ve ikinci olarak da silahlı olacak bu örgütün silahlı olduğunu bilmesi gerekir ve kast içinde olması gerekir, bu maddenin ihlal edilmesi için! Çetin Özek’in hukukun içine getirdiği elverişlilik ilkesinin olması gerekir. Yani bu örgütün topu tüfeği olması gerekir. Her gün bir lira iki lira verdiğim gazete ile bu olabilir mi? Silah var mı yok mu? Nasıl giriyor bu suça? Hiçbiri olmadan 220’nin delaletiyle 314. madde diyemezsiniz. Suçun basit halinde silah yoktur, devletin güvenliğini ve varlığını ortadan kaldırma yoktur. 220. maddenin 6. fıkrasında bir atıf vardır ama o da bu davaya konu edilmemiştir. Sadece ve sadece düşünce özgürlüğü içinde hareket eden ve insanların haber alma hakkı olduğuna inanan bir gazetecinin suçlanması bugünün hukuk anlayışına taban tabana zıttır. Kadri Gürsel’in beraatini talep ederim.

Hikmet Çetinkaya’nın avukatı:

Suçlamalara dayanak olacak herhangi bir delil yoktur. Esas hakkında mütalaada ve iddianamede Çetinkaya’nın 2011 yılından sonra FETO’ye yönelik kritik duruşundan vazgeçtiği iddia ediliyor. Bu iddia duruşma boyunca somut verilerle çürütülmüş olsa bile tek yanlı tutumunu iddia makamı sürdürmüştür. 2014 yılında Fethullah Gülen hakkında yazdığı Fethullah Gülen’in 40 yıllık serüveni adlı kitabı Yenigün Yayınları tarafından yeniden basılmıştır. Bu kitabın 95. sayfasında Fethullah Gülen’in ordu ve adalette örgütlenip darbe yapmak istediği belirtilmektedir. Tavır değişiklik olduğunu iddia etmek akla ve mantığa aykırıdır. Ne Hikmet Çetinkaya’nın ne de Cumhuriyet’in FETÖ’ye karşı tavrında hiç bir değişiklik olmamıştır. 3 Mart 16 tarihli doğayı koruma ile ilgili bir yazısında FETÖ’nün doğa karşıtı faaliyetlerden nemalandığını yazmıştır. Başka bir yazıda da Gülen’in sadece dindar değil altın nesil yetiştirdiğini ve devletin olanaklarını kullanarak devlette kadrolaştığını söylemiştir. 21 Nisan 2016’da FETÖ ile ilgili mücadele için geç kalındığını yazıyor. 2011’den sonra 2012 ve 2013’ten bir kaç örnek daha verelim. 2012’de ABD Fettullah Gulen’den rahatsız mı baslıklı bir yazı yazmıştır. 27 Nisan 2012’de Niçin ABD’de gönüllü sürgün olarak yaşadığını ve Orta Asya ve Ortadogu’da ABD tarafından kullanıldığını yazmıştır. F tipi muhtıra” yazısında Cemaatin iktidar erkinde zaten etkili olduğunu, Cemaatin iktidarın kuyusunu kazdığını ve Başbakan’ın odasına böcek koyduğunu belirtmiştir. Müvekkilimizin FETÖ’ye yönelik tavrının değişmediğini anlatmaya gerek yok ancak kayda girmesi için söylüyoruz. Gülen’le röportaj yapmamıştır. İddianamenin aksine Hikmet Çetinkaya bir kahvaltıya katılarak fikrini ve çizgisini değiştirecek biri değildir…

Bülent Utku’nun avukatı Ergin Cinmen:

İddanamenin meşru olabilmesi için hukuk diliyle yazılmalıdır. İddialar, hukuk, evrensel hukuk ve insan haklarına uygun olmalıdır. Adil yargılanma hakkı aynı zamanda dürüst yargılanma olmalıdır. Yani bu yargılama dürüst insanlar tarafından yapılmalıdır. Adil yargılanma ancak dürüst hukukçuların dürüst yargılamasıyla olur. Bir yerden gelen talimat ve zamanın ruhunu dikkate alarak karar veriyorsanız bu dürüst yargılama olmaz. Adil yargılama ilkesi sadece dürüst savcı ve hakimler tarafından gerçekleştirilebilir. Bu davanın iddianamesi, yargı süreci ve mütalaaya bakılınca dürüst bir yargılama olmadığını söyleyebiliriz. Bu davada dürüst yargılama hakkı ihlal edildi. Adını aslında Anayasa mahkemesi koydu. Olağanustu halde bile dokunulamayacak haklar olduğu halde, kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamak zorunda bırakılamayacağı, bu düşünce ve kanaatlerinden dolayı yargılanamayacağı halde Gazetecilere “gazetenin logosunun üstüne niye bu ifadeleri kullanarak başlık verdin” diye soruluyor. Yargıladığınız insanları kanaatlerini açıklamak zorunda bırakıyorsunuz…

Duruşmaya yarın devam edilmek üzere ara verildi.

cumhuriyet

Okumadan Geçme

EMEKÇİLER İŞİMİZİ AŞIMIZI GERİ ALACAĞIZ !

 GÜNCEL… GÖRÜNTÜLÜ/Foto… İST. 21.05.2018-Bakırköy Özgürlük Meydanı   KESK’li emekçilerin direnişi 66. haftasına girdi   Bakırköy; …

Bir Cevap Yazın