Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (19)

                         

 

TARİH VE TARİHE BAKIŞ (19)

                      -SON-

 Tarihe Özgürlükçü Bakış

 

                    Bu konudaki şu belirleme aydınlatıcı mahiyettedir;kökenini tanrısal yasa anlayışından bulan ve batı düşünce sisteminde sıkı bir nedensellik ve düz çizgide kesintisiz ilerleme anlayış, kuantum ve kozmos fiziğindeki gelişmeler ile artık geçerliliğini yitirmiştir. Gelişmenin diyalektiğinde “kargaşa aralığı” her olguda kendini göstermektedir. Niteliksel gelişmeler bu aralığı gerekli kılmaktadır. Bu da kesintisizliği, düz çizgideki sürekli ilerlemenin zihinsel bir soyutlama, metafizik bir yaklaşım olduğunu ortaya koyar. Aralıktan düz çizgisel bir ilerleme her zaman mümkün değildir. Birçok etkenin o aralıktaki ilişkileri çok sayıda ve çok yönlü gelişmelere yol açacaktır. “… “İnsan toplumunda bu aralıklara “kriz aralığı”  denmektedir. Krizden nasıl bir toplumsal gelişme çıkacağını, ondan etkilenen güçlerin mücadele düzeyleri belirleyecektir. Çok sayıda sistem çıkabilir. Daha ileriye olduğu gibi, geriye doğru da çıkabilir. Kaldı ki ileri-geri kavramları izafidir. Sürekli ilerleme evrensel kurama da uymamaktadır. Bu ilke geçerli olsaydı metafizik bir ideacılık geçerli olurdu. Mutlak doğrulardan bahsetmek evrensel oluşum ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Doğa mutlaklar ile gelişmez, mutlaklık, değişmezlik aynılık demektir. Böyle şeylerin olmadığını varoluş tarzımız kanıtlamaktadır. İnsan toplumunda, yasallık son derece esnek bir karaktere sahiptir. Bunun anlamı yasa aralıklarında sık ve çok sayıda yeni yasaların gelişme kaydedebileceğidir. Bununla bağlantılı olarak özgürlük düzeyinin gelişkin olması insan toplumundaki muazzam çeşitliliği açığa çıkarmaktadır. Esneklik özgürlüğü, özgürlük ise çeşitliliği doğurmaktadır. İnsan bunu anlamada kendi yasallığını en çok ve en sık yapan doğa harikası bir varlıktır. Dolaysıyla insan toplumunda aynı zenginlikte ve bir sıklık ve çoklukla kendi sistem yasalarını oluşturabilmektedir. Tarihsel toplum sistemlerini zorunlu yasaların sonucundan ziyade, dönemlerin ideolojik, politik ve ahlaki duruşların mücadele tarzıyla bağlantılı kılmak daha çözümleyici bir yaklaşımdır.” 

Mevcut bilimsel ve sosyal gelişmelerden de anlaşıldığı ve görüldüğü gibi insan toplumunun gelişimini; komünal, köleci, feodal, kapitalist, sosyalist, komünist vb sıraya dizerek mutlak çizgisel gelişim tarzı şeklinde göstermek kadercilikten başka bir anlam vermez. Tanrı’nın buyruğu doğrultusunda yürümenin başka bir izahıdır. Özünü dinsel dogmatizmden alır. “ İdealist-dini anlayışın; Âdem’den-kıyamete dek tanrı rotayı çizmiştir” mantığıyla paralellik gösteren bir bakıştır. Bilimcilik adına yapılmış olması özünü değiştirmemektedir.

Devletin, sınıfların, zorun,  kaçınılmaz-mutlak olarak görülmesi aynı zamanda on bin yıllık neolitik ve öncesi doğal toplum yaşamının inkârı anlamına gelebilir.  Mevcut devlet sisteminin, sınıfların varlığı ya da her koşulda zoru kullanmak bir zorunluluk değildir. Eşitlikçi, özgürlükçü, ahlaki politik toplumların beş bin yıllık karşı mücadelesi özünde devletleşmeye, sınıflaşmaya karşı bir mücadeledir. Neolitik toplumun eşitlikçi, özgürlükçü ve paylaşımcı karakterine duyulan özlemdir. Bu insanlığın belleğinde saklı kalan kalıcı bir özlem olup fırsatını buldukça kendisini var etme mücadelesine atılır.

Sınıfların varlığını kader olarak görmek , “tarihi sınıflar arası savaş “olarak sabitlemek, tarihin bütününü ve insan toplumlarının gelişimini tümsel olarak görmemek olur. Milyonlarca yıla varan, “doğal toplum” tarihi nereye konulacaktır? Neolitik başlı başına büyük bir devrimdir. İnsanlığın en görkemli denilebilecek tarzda kendini toplumsallaştırma evresidir. Sonraki tüm gelişmelerin ana nehir kaynağıdır. Bunlar görülmeden, anlaşılmadan tarih bir bütün olarak kavranamaz ve rayına oturtulamaz.

Aynı zamanda en anlamlı “zor” öz savunmaya dayalı olanıdır. Öz savunma dışında, sömürü, işgal, talan, iktidar, fetih vb amaçlarla kullanılan zor gayri meşru olup, insan olmanın genel karakterine, doğasına aykırıdır. Bir sapmadır. Zora dayalı sistemler, zapturapt altında tutmalar geçicidir. Hatta devrimle olsa bile. Reel sosyalizm örneği açık olarak ortadadır. Ele geçirmek, iktidar olmak yetmiyor. En büyük devrim ve kalıcı olanı; “zihinlerde gerçekleştirilen devrimdir.” Dolaysıyla zordan ziyade toplumların değişim aracı ideolojik ikna olmalıdır. Sümer rahipleri, “tanrıların dışkılarından”  ya da topraktan insan yaratımını nasıl becerdiler? Nasıl da uzun yıllar zihinlerde kalıcılaştırabildiler? Beş bin yıllık bu devletli-iktidarlı sistemlerin temelleri büyük oranda çeşitli ideolojik akımlarla ikna yoluyla örülmüştür. Büyük toplum önderleri ikna yolunu tarihsel olarak kullana gelmişlerdir. Örnek kabilinde; Zerdüşt’ün, Konfüçyüs’ün, Buda’nın, Hz. İsa’nın, Hz. Muhammed’in vb nicelerinin ideolojik ikna güçlerinin büyüklüğü ve kalıcılığı gözden ırak tutulmamalı, tersine büyük anlam biçilerek ciddi dersler alınmalıdır. Dolaysıyla tarihin gelişimi salt zorun başat yapılması ya da sürekli savaş mantığı ile izah edilemez ve anlaşılamaz. İdeolojinin, iknanın kalıcı ve büyük sonuçlar doğurduğunu görmek gerekir. Küçümseyici yaklaşımlar gerçekçi olmayıp hedefe-amaca giden yola da hizmet etmez.

Tarih bilimine bakışta yaşanan sorunlardan biri de doğru bir tarih bilincinin yaratılmaması ve toplumlara mal edilmemesi sorunudur. Beş bin yıllık iktidarcı-devletçi uygarlık sürecinde çokça özgürlük mücadelesi verilmiş, bedeller ödenmiştir. Ancak kapsamlı bir şekilde bu yaşananlar, tecrübeler bir rehberlik manzumesi olarak insanlığın önüne konamamıştır. Yazılıp çizilenler ters yüz edilerek egemenlerin çıkarlarına uygun hale getirilerek, gerçeklikten uzak bir tarih anlayışının yaratılmasına zemin edilmiştir. Yanlış bir tarih bilgisi üzerinden yaşamı doğru algılamak, doğru tavır almak ve istenen ahlaki, politik toplumu yaratmak zordur. Bu bağlamda tarih-devrim ilişkisini gerçekçi bir çerçeveye oturtmak gerekmektedir. Devrim ulusal-toplumsal ihtiyaçlardan doğar. İradi bir müdahale ile sorunların çözümünü amaçlar. Her devrim öznel ve genel koşulların toplam etkisi ile yönünü bulur. Dolaysıyla nesnel koşulları zamansal ve zeminsel düzlemde irdelemek, bilince çıkarmak, ona denk düşen hazırlıkları, yöntemi ve mücadeleyi yoluna koymak gerekir. Farklı zaman ve zeminlerde gerçekleşen devrimlerden, tecrübelerden yararlanmak önemlidir. Ancak “bir model” olarak aynısını tıpatıp taklit ederek bir başka zemin ve zamandaki devrime uygulamaya kalkışmak başarısızlığı getirebilir. Uygulanan yasaları, yöntemleri birebir mutlaklaştırmak, tekrarını zorlamak gerçekçi olmaz. Küba, Vietnam devrimlerini birebir Suudi Arabistan’a uygulamak sonuç vermeme ihtimalini hayli yükseltir. Haliyle her devrimin kendi iç-dış koşulları, toplumsal-tarihsel gelişimi iyi irdelenmelidir. Bu da iyi bir tarih bakışına sahip olmayı gerektirir. Kürt halk mücadele tarihinde nice başkaldırılar acılı sonlarla sonlanmıştır. Temel nedenlerin başında yanlış tarih perspektif ve tahlillerden ya da tahlilsizliklerden kaynaklandığı söylenebilir. Her toplumsal tıkanma derin bir geçmiş-güncel tarihsel diyalektik analiz sonucu aydınlatılıp aşma imkânına kavuşturulabilir. Bu yöntem bugün  birçok “ Özgürlük” mücadelesinde önemsenen bir yöntemdir. Bu anlamda sorgulama sürekli olmalıdır. Bireyin, toplumun konumu nedir? Tarihsel algısı, durduğu yer önemlidir. Her birey, toplum tarih algısını, kime hizmet ettiğini, yaşadığı sorunların ve bulunduğu konumun nedenlerini sorgulayabilmeli, başarı ve başarısızlıktaki payını görmeye çalışmalıdır. Tarihin yapıcısının insan-toplum olduğu algısıyla kendisini yeniden yaratmalı ve tarihe damgasını vurabilmelidir. Devrimler kolektif güç ve bilinçle yapıldığını tarihten biliyoruz. Bilincin de, yöntemin de egemenlerinkinden farklı olması kaçınılmazdır. Onların bilinç ve yöntemi ile farklı soncun alınamayacağı reel sosyalizm örneğinde açığa çıkmıştır.  Bunlarla bağlantılı olarak  şu belirleme önemlidir. “tarihsiz bir devrim, devrim değildir. Tarihi anlamayan ve yeni bir tarih yaratmayan devrim yenilgiye götürür, içi boştur.” 

Sonuç itibari ile tarih bilimi insanlığın tarihsel hafızasını oluşturur, toplumsal gelişim seyrini bilince çıkaran, bin yılların deneyimlerini günümüze aktaran, bunların ışığında çözüm perspektiflerini sunan bir bilim dalı olması gerekirken, maalesef egemenlerce hegemonik çıkarlarına hizmet eden bir bilim dalına dönüştürülerek temel özünden saptırılarak uzaklaştırılmıştır. Bu konudaki tartışmalar sürüp gitmektedir. Ezen-ezilen ikilemi çerçevesinde kesimler bir mücadele içerisinde olup, kendi amaçlarına uygun tarih bilimine anlam ve yön vermeye çalışmaktadırlar. Bu anlamda ezilen toplumsal kesimler açısından tarih biliminin gerçek anlamda ayakları üzerinde oturtulması, emekleme aşamasının geçilmesi konusunda ciddi çabalar vardır. Belli bir zeminin de oluştuğunu söylemek mümkündür. Artık tarih bilimi salt egemenlerin bakışı doğrultusunda, kurulan devletleri, başa geçen kralları ve övgülerini, yapılan savaşları ya da salt devlet kuran ulusları vs dile getiren bir bilin dalı olmaktan çıkmaya başlamıştır. Tarih bilimi, yukarıda genel olarak izah edilen sorunlardan uzaklaştıkça, gerçek anlamda insanlığın-toplumların-ezilenlerin bilimi olmaya başladıkça ve yöntem sorunlarını çözebildikçe arzulanan işlevselliğine kavuşacaktır.

Tarih bilimine katkı sunan herkesi anmak, emeğine değer vermek insani bir görev ve sorumluluktur. Ancak eksik-yanlış bakışları eleştirmek, kullanılan eksik ya da sorunlu yöntemleri aşmak da ayrı bir görev ve sorumluluktur.

Günümüze dek, mitolojik, dini-metafizik, bilimsel ve materyalist yöntemler kullana gelmiştir. Her yöntemin zayıf da olsa elle tutulur, kabul gören yönleri olduğu gibi, eksik-yanlış yönleri de vardır. Amaca varmak için tek yöntemi mutlaklaştırmak, diğerlerini de tümden ret etmek ya da küçümsemek hakikate vardırmayabilir. Diğer bir boyutla da tüm yöntemleri tüm yönleriyle kabul etmek de doğru olmaz. Yararlanılabilecek tüm hususlarını dikkate almak, olumsuz olanını da bir kenara bırakmak mantıklı olanıdır.

Diyalektik materyalizm yöntemi hala en önde olan yöntemlerden biridir. Tümden kusursuz da değildir. Eksik yönlerini eleştirme ve kusurlarından arındırma yönünde,  ciddi çabaları olmuştur, olmaktadır. Bu bağlamda “kuantum fiziği kuramı” doğrultusunda ve diğer yöntemlerin de olumlu yönlerini de alarak yeni ÖZGÜRLÜKÇÜ” bir yöntemi oturtmaya çalışmak mümkündür.

Kısacası, tarihe yeni anlam biçenler, tarihin insandan-toplumdan-doğadan kopuk ele alınamayacağını vurgulamış, güncelin-geçmişle bağının kurulması gerektiğinin altını çizmişler. Geçmişsiz bir güncelin olamayacağını, ikisinin diyalektiksel birliği kavranmadan günün anlaşılamayacağı gibi, geleceğin kurgusunun da sağlıklı yapılamayacağına işaret etmişler. Egemenlerin geçmişi kötü göstermesi, barbar, ilkel, vahşi gibi kavramlarla küçük düşürmeye çalışmaları, hatta ret etmeleri ve sadece uygarlık denen güncel tarihi yüceltmeleri anlayışına karşı çıkmış, konuya açıklık getirmeye çalışmışlardır..

Tarihin ezilen halklarla, kadınlarla, sınıflarla, inançlarla, toplumsal gruplarla olan ilişkisi ve nasıl ele alınması gerektiği konusunda yeni ve geniş açılımlar yapılmıştır. Ayrıca tarihsel olarak kullanılan yöntemlerin ve ortaya çıkan tarih felsefelerinin eleştirileri yapılarak, alternatif bakış ortaya konmuştur.

Yeni açılımlar kuşkusuz beraberinde yeni tartışmalara da yol açmıştır. Süreceği de kuşku götürmez. Önemli olan hakikat ve özgürlük yürüyüşü yolunda bilim ahlakına uygun gerçek olana ulaşabilme ve insanlığın hizmetine sunabilmektir. 25.3.2018    (BİTTİ)

Hasan Özgüneş

 

Okumadan Geçme

EMEKÇİLER İŞİMİZİ AŞIMIZI GERİ ALACAĞIZ !

 GÜNCEL… GÖRÜNTÜLÜ/Foto… İST. 21.05.2018-Bakırköy Özgürlük Meydanı   KESK’li emekçilerin direnişi 66. haftasına girdi   Bakırköy; …

Bir Cevap Yazın