Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (17)

                                                           

 

TARİH VE TARİHE BAKIŞ (17)

                                                              Tarihe Özgürlükçü Yöntemle Bakış

Tarih bilimi gelişim halindedir. Kapsamının genişliği ve derinliği kadar, üzerinde yapılan tartışmalar ve önerilen yöntemler de bağlantılı olarak o denli karmaşıktır. Öyle görülüyor ki insanlığın hizmetine gerçek manada sunulacak, hakikate uygun bir tarih anlayışı ve yöntemi bulunup kabul görene dek bu yönlü tartışmalar ve farklı bakışlar hep olacaktır.

Tarihin tarihsel gelişim sürecinde görüldü ki birçok farklı tarih anlayışları vardı. Bu anlayışların da kendilerine uygun kullandıkları yöntemleri de olmuştu. Tartışmasız tarih bakışları kadar kullanılan yöntemin de önemi vardır.

            Yöntem; amaca varmak için kullanılan en kestirme yoldur. Yöntem doğru tutturulursa amaca varma mümkün olur. Aksi durumda amaçtan uzaklaşma ve yanlış sonuçlara varma kaçınılmaz olur. Tabi ki burada kast edilen hakikate varma amaç ve yöntemidir.

Günümüze dek tarih biliminin yaratılmasında ve geliştirilmesinde birçok yöntem kullanılmıştır. Mitolojik yöntem, dini yöntem, metafizik yöntem, bilimsel yöntem, diyalektik tarihi materyalizm ve en son özgürlükçü yöntem vb yöntemler şeklinde sıralanabilir. Her yöntemin yararlı yönleri olduğu gibi, eksik kalan yönleri de vardır. Olumsuz yönlerin çokluğu ve büyüklüğü oranında hakikate varma konusunda problem yaşama riski de o oranda büyür. Bazen sonuca da götürmeyebilir de.  Yöntem tercihi ideolojik bakışla bağlantılıdır. Evrene doğaya, topluma, devlet ve iktidar ilişkilerine nasıl baktığınız ve tavır aldığınız ile direk ilişkisi vardır. Bu hususları özet şeklinde açmakta yarar vardır.

Şu vurgu çarpıcıdır; tarih, tüm barbarları, kavim güçlerini, lümpenleri, komünleri, “sapkın mezhepleri, cadıları” işsiz ve yoksulları anlamlı hareket ve sistemlerden sürekli yoksun olduklarını, bunun da kaderleri olduğunu iddia ederek, açık ki sermaye iktidar birikim sahiplerinin çıkarları adına mitoloji, din, felsefe ve bilim yapıları üretmekte, bilgi birikim aygıtları oluşturmaktadır. Tarihte sadece sermaye ve iktidar egemenliği yoktur. Aynı zamanda bu egemenlikler ile sürekli çıkar birlikteliği içerisinde olan bilgi düzenekleri (mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel) bu egemenlikleri ile iç içe söz konusu olmuştur.

             Başta Marksist sosyal bilimler olmak üzere, önde gelen birçok muhalif sosyal yapıların başarısızlığının temelinde, sosyal bilim devrimlerini tüm sermaye ve iktidar birikim tarihine dayalı olarak ele almaları ve alternatif bir uygarlık sistemiyle iç içe geliştirmeleri yatmaktadır. Şüphesiz bahsedilen birçok husus kapsamlı eleştirilere tabi tutulmuş, fakat daha ileri götürülüp tüm tarihi kapsayan bir anlatım birimi çerçevesine oturtulamamıştır. Dünya sistem anlayışını oluşturamamış, bölük pörçük denemeler olmaktan kendilerini alı koyamamışlardır.”

Uygarlık tarihi boyunca görülüyor ki, egemenler yöntemi ve bilimi, sınıflarının temel çıkarlarına uygun şekilde kullanarak insanların zihnine bu araçlarla hükmetmeyi esas alarak yönetmeye çalışmışlardır. Sadece yönetmemişler, tarih bilimi ile kendilerini hiçleştirmek, başlarına geleni, bulundukları konumu, tanrısal yazgıymış şeklinde birçok argümanla meşrulaştırarak ikna yoluna gitmişlerdir. Kendi iktidarlarını, sistemlerini, döndürdükleri çarkı tanrıya dayandırarak, kendilerini özne,  kendileri dışında kalan toplumu nesne konumunda göstermiş ve tutmuşlardır. Sadece toplumu değil, çıkarları doğrultusunda doğayı da nesneleştirerek her türlü tahribatı yaparak, doğanın dengesini bozarak yaşanmaz hale getirmişlerdir. Toplumlardaki ve doğadaki kaosun ana nedenlerinden biri bu zihniyet ve yöntemle alakalıdır. Bu yöntemle yapılan belirlemeler, bazen objektif-sübjektif, bazen ruh-beden, bazen de özne-nesne şeklinde formüle edilerek yansıtmaya çalışırlar. Özne her zaman iktidardır. Nesne ise doğa ve iktidar dışı toplumlardır. Bu da kadınları, halkları, iktidar dışı kalmış diğer inançları ve sosyal grupları ifade eder.

Bu zihniyetin yaratımı mitolojik olarak Sümer-Babil döneminden itibaren çeşitli biçimler alarak gelmiştir. Sümer mitolojisinde; insan tanrıların dışkılarından yaratılan kullar olup, tanrılara yani dönemin egemenlerine hizmet amaçlı yaratıldığı söylenir ve toplumun bilincine yansıtılmaya çalışılırdı. Kadın da cadılaştırılmış, tüm kötülüklerin, hile ve cambazlıkların merkezine konulmuştur. Semavi dinler de; kadının erkeğin (Âdem’in kaburgasından Havva’nın yaratımı) kaburgasından yaratılması, Ana Tanrıça kültü karşısında erkeğin üstünlüğünü sağlamaya yönelikti. Sümer; Babil ve Yunan mitolojilerinde de bunu görmek mümkündür. Uygarlık sistemine geçişte neolitik kadın kültürü ve zihniyeti ile erkek uygarlık zihniyeti arasında uzun yıllar amansız bir mücadele yaşandığını tarihten biliyoruz. Bu mitolojik ve dini yaratımların yeni formlarla insanlığa sunulması, kabul ettirilmesi, kadın kültürü etrafında şekillenen ahlaki politik doğal toplum formuna açılan bir savaştır. Bu savaşta kadının yenilgiye uğratıldığı söylenebilir. Bu zihniyetin kodları kültürel DNA’lar olarak günümüze kadar varlığını sürdüre gelmiştir. Biçim değişse de öz kendisini korumuştur. Eskiden bu düşürme mitoloji ve din ile yapılırken, yakın çağda sözde bilimsellik ile yapılmıştır. Milliyetçilik, ulusçuluk, dincilik, mezhepçilik, cinsiyetçilik, bilimcilik vb. bakış açılarıyla sürekli özne-nesne ayırımına gidilmiş, toplum büyük bir ustalıkla parçalanarak güçten düşürülmüştür.

            Hegel’in şu sözü bu anlamda çok çarpıcıdır; “tinin belirli varlıkta tam olgunlaşmasının şekli devlettir.”

Yani tanrısal akıl devlette olgunlaşmıştır demesi ile kralların, tanrı vekili, gölgesi olması arasında fazlaca bir fark yoktur. Devlet, büyük oranda egemenlerin kurumlaşması, sömürü ve baskı çarkıdır. Kapsamında toplumun olması özünü değiştirmiyor. Toplum adına hareket ettiklerini söylemeleri bir perdeleme olup gerçeği saklamaya yöneliktir. Halkımızın belleğinde hala ;”devlet Allahın hikmetine göre kurulmuştur” sözünün canlı olarak kalmış olması bu egemen zihniyetin zihinlerde ne denli derinlerde yer edindiğinin ifadesidir. Kısacası; toplum nesne, devlet-iktidar, özne formu zihinlerde tahtına oturtulmuştur.

Ezilenler açısında şu vurgu önemlidir; “tarih bir bütün olduğu gibi, bütün içinde her parçanın yeri ve değeri vardır. En küçük bir topluluğun ve en sıradan bir bireyin bile değeri yadsınamaz.”

Dolaysıyla tarih yazımında ya da tarihe bakışta ve aynı zamanda ideolojik manada ezilenlerin, kadının rolünü görmek, emek ve katkılarını hakkıyla tespit etmek, bilince çıkarmak ahlaki ve vicdani bir görevdir. Neolitik dönem ve öncesinde kadının rolünün büyüklüğü yeni yapılan arkeolojik bulgularla gün yüzüne çıkarılıyor. Bunları görmek ve uygarlık dönemi boyunca kadının konumunu incelemek açığa çıkarmak gerçeğe uygun yeni bir perspektife kavuşturmak tarih biliminin en önemli görevlerindendir.

Diğer bir husus tarihin başlatılması sorunudur. Batı merkezci egemen zihniyet tarihi genel anlamda Grek-Roma uygarlığı ile başlatırlardı. Tüm olumlu değerlerin ana merkezi gösterilerek, bunun dışında kalan toplumların tüm değer ve yaratımları hiçleştirerek onları barbar, ilkel vb. göstermeye çalışırlardı. Son 50 yılda yapılan arkeolojik kazılar ve araştırmalar bunun böyle olmadığını açığa çıkardı. Arkeolog Samuel Noah Kramer, önemli bir Sümerolog ve araştırmacıdır. Tarih Sümer’de Başlar” adlı bir eseri ortaya çıkardı. Elde ettiği bulgularla tarihi Sümer ile başlatmayı uygun buldu. Onu destekleyenler de çoktur kuşkusuz. Ancak bu anlayış gerçeği yeterince yansıtmaz. Çünkü Neolitik dönem ve geriye doğru hominidlere kadar uzanan bir insan ve insanımsılar yaşamı söz konusudur. Yani şu soruya cevap bulmak kaçınılmazdır. Neolitik, Mezolitik ve Paleolitik dönemler, kısaca Doğal Toplum Dönemi insanın tarihi değil midir? Bu dönem insanlarını tarihsiz, yani kültürsüz, düşüncesiz, emeksiz, üretimsiz, toplum dışı görmek ve onları hiçleştirmek bilim gerçeğine, ahlakına uyar mı? Din bakışlı tarih anlayışı tarihi Âdem’den kıyamete kadar olarak görürler. Batı merkezci ya da farklı türevler bilim adına tarihi Grek-Roma ve en son da Sümer den başlatmayı uygun gördüler. Bunların hiçbiri gerçeği tam yansıtmıyor.

“ tarih yaşamın, insanlığın yaşıdır. İnsanlık tarihi de insanın yaşı ve yaşamıdır”  belirlemesi yeni bir bakışla  konuyu değerlendirmek gerektiğinin yolunu açmaktadır. Bu tanım son derece açık, anlaşılır ve tarih tanımının kapsayıcılığı bakımından yerine oturmaktadır. Dolaysıyla bilimsel olarak yapılan araştırmalar, mevcut veriler insanın primatlardan kopuşla, hayvanlardan farklılaşarak, insanlaştığını gösteriyor. Bu da şu an ki bilgilerle milyonlarla ifade edilen bir zaman dilimi olduğu açıktır. Böylece en kestirme ve mantıklı şekilde denilebilir ki; “insan olma nereden başlıyorsa insan tarihi de oradan başlar.” İlk insanlar tarihlerini yazamadılar, ancak bugün araştırmalarla, çok yönlü verilerle, geride bırakılan bulgularla eksik de olsa onları öğrenme, yaşadıklarını önemli oranda tahmin etme şansına sahibiz. Teknoloji, bilim geliştikçe bu şans da artıyor. 09.03.2018

            Hasan Özgüneş

Okumadan Geçme

EMEKÇİLER İŞİMİZİ AŞIMIZI GERİ ALACAĞIZ !

 GÜNCEL… GÖRÜNTÜLÜ/Foto… İST. 21.05.2018-Bakırköy Özgürlük Meydanı   KESK’li emekçilerin direnişi 66. haftasına girdi   Bakırköy; …

Bir Cevap Yazın