Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (16)

           

TARİH VE TARİHE BAKIŞ (16)

Childe’nin şu belirlemesi çarpıcıdır; “Verimli Hilaldeki Neolitik Devrim olmasaydı, günümüz Avrupa’sının çağdaş uygarlığı olamazdı.”

   Tarih biliminin Sorunları

Almanya’da ulusalcı-milliyetçi bir tarih anlayışının oluşmasında; “Göttingen ve Prusya Okulları’nın” etkisi büyük olmuştur. Üstün ırk anlayışını işleyerek, ulus temelli bir tarih anlayışı geliştirilmiştir. Bu zihniyet Avrupa’yı, Doğu Avrupa’yı hatta dünyayı etkilemiştir. Kalıntıları hala silinmiş değildir.  Yahudi kırımı, 2. Dünya Savaş’ının tahribatları bu anlayışla bağlantılıdır.

                 “Ari Modeli”  konusunda, Martin Bernal’ın şu tespiti önemlidir; “Ari modeli hem Yunanistan tarihinin hem de Yunanistan’ın Mısır ve Levanten ile olan ilişkilerinin 19. yy’daki dünya görüşüne, özellikle sistematik ırkçılığa uygun hale getirilmesi sağlanmıştır. O zamandan beri Weltanschaung’un (dünya görüşü) çekirdeğini oluşturan “Irk” ve Avrupalıların kategorik üstünlük kavramları hem ahlaki hem de bulgusal olarak saygınlığını yitirmiştir. Dahası Ari modelin artık günah ve hata olarak nitelendirilmesi gereken bir ilişkinin mahsulü olduğunu söylemek yanlış olmaz.” Bu anlayış Almanya’da ırkçı kesim tarafından yüceltilmiştir. Bu anlayış Avrupa’nın temel çıkarları doğrultusunda geliştirilmiştir.

Yapılan son arkeolojik kazılarda ortaya çıkan bulgulardan hareketle uygarlık (şehirleşme ve kültürü) denen olgunun Sümer ile başladığını ortaya koymaktadır. Avrupa’nın uygarlığı ya da tarihi Grek-Roma’dan başlatma tezi çökmüştür. Ancak oturmuş alışkanlık ve zihniyet hala önemli oranda devam etmektedir. Kaldı ki tarih ne Grek ile ne de Sümer ile başlar. Bu yaklaşım sorunlu olup doğru değildir. Tarih eğer söz konusu olan insan ve onun yaşamı ise, insan denen varlığın oluşumu ve faaliyetleri ile başlatılması gerektiği açıktır. Tarihçilerin önemli görevlerinden biri bu hususu netliğe kavuşturmaları ve insanlığa gerçekçi bir tarih perspektifİ sunmaları gerektiği ortadadır.

Tarih biliminde göze çarpan diğer bir sorun ise; “Yeni Çağa” yaklaşım tarzıdır. Avrupa merkezli tarih bakışı, istisnalar hariç genel itibari ile “Yeni Çağ’ın” yüceltilmesi anlayışıdır. Bu yaklaşım özünde kapitalist modernite sisteminin vazgeçilmezliği ve yüceliğinin zihinlere kazıma hamlesi ile bağlantılı olduğu açıktır. Tarih bilimi buna alet edilerek kötü tarzda içi boşaltılmakta, temel rol ve işlevinden uzaklaştırılmaktadır. Bilimin saygınlığına gölge düşürüldüğü gibi, bilim gerçeğine de ihanet edilmektedir. Tam da burada, “tarih özgürleştirir de, köleleştirir de” söylemini hatırlamak gerekir. Doğru, ahlaki, bilimsel bir tarih; özgür bireyi-toplumu şekillendirebileceği gibi, tersi durumda “sürü toplum, köle bireyi” de biçimlendirebilir. Bu ideolojik saptırma, zihinsel körlük yaratma amaçlıdır. Kapitalist modernite zihniyetinin yarattığı toplum ve birey berrak olarak ortadadır. Giderek insani temel özelliklerinden uzaklaşma var. Bu açıkça görülüyor. Toplum ve birey dinamitlenmiştir. Geçmişin; ilkel, vahşi, barbar, gerici vb. gösterilmesi, insanlık hafızasında böylesi bir algının yaratılmak istenmesinin nedeni; ahlaki politik toplum değerlerinin, insanı gerçek manada insan yapan doğal toplum değerlerinin ve insanlığın belleğinde “cennet” olarak yer edinen kavramı ve ona dayalı eski komünal, eşitlikçi, özgürlükçü, doğayla uyumlu yaşamın belleğini silmeye yöneliktir. İnsanların dilinden düşmeyen ; “ah o eski günler” aslında geçmişte kalan sade, dürüst, temiz, ahlaki ve vicdani yaşama olan özlemin yansımasıdır. Hep eski aranır durumdadır. Güncel ne kadar ilerlemiş olursa olsun, tersine ahlak, toplumsallık, adalet, vicdan, bağlılık, sevgi, dayanışma vb. çöküyor. Bu denli imkân, teknik, bilim vb. gelişmesine rağmen yaşam cehenneme dönüşmüş durumda. Bunun ana müsebbibi kapitalist modernitenin ideolojik saptırmaları ve uyguladığı politikalarıdır.

Geçmiş kötülenerek unutturulmak istenir. Çünkü geçmiş bilinmeden bugün yeterince anlaşılamaz. Amaç güncelin kirini-pasını, vahşetini, riyakârlığını, sömürüsünü, adaletsizliğini gizlemek ve geleceği öngörmeyi engellemektir. Sorgulama yeteneğini yitirmiş birey-toplum, maneviyatını, değerlerini de yitirir, geçmişle olan bağını da kaybeder ve güncelin akıntısına kapılıp gider. Böylesi bir zemin üzerinden kapitalist modernite; kendi sisteminin en iddial olduğunu bireye-topluma kabul ettirmeye çalışır ve bireyi-toplumu esir alır.

 

                  “Tarihin sonu” propagandası tam da bu sistemin nihai ilanı ve ebediliğini kabullendirmeye yöneliktir. Bu tür yaklaşımlar dogmatik olup, dini bakıştan daha sakıncalıdır. Sözde bilimsellik adına yapılır, ancak tam da bilim karşıtlığı konumuna düşülür.

Mevcut egemen tarih anlayışının diğer çarpık bir yaklaşımı cinslere olan yaklaşımdır. Egemen sınıf karakterli olduğu kadar, erkek egemen anlayışı da o denli içerir ve yüceltir. Gökte “tanrı” yerde devlet-egemenler ve evde de erkek eksenine dayalı bir sistem oluşturulmuş ve tarih bilimi de buna alet edilmiştir. Tüm tarih boyu dedikleri uygarlık sürecinde (5000 yıllık) kadının tarihi görevi yok sayılmıştır. Kadın cinsinin tarihsel sürece katkısı, iradi müdahalesi görünmez kılınmıştır. Uygarlık sürecinde ne varsa-yoksa erkeğe ve erkek egemenlere aittir. Uygarlık öncesi zaten hiçleştirilmiştir.

Öcalan’ın; “ilk sömürge ulus kadındır” belirlemesi son derece  çarpıcıdır. İnsan türünün yarısından az fazlasını kadın cinsi oluşturmaktadır. Bunun ötesinde insanın çoğalmasında, beslenme, büyütme, korunma ve hayata hazırlanmasında, temel eğitimi vermesinde, insanı toplumsal varlık kılmasında kadının emeği, rolü başattır ve tartışmasızdır. Vücudundan, yaşamından sağladığı fedakârlık görmezden gelinmiş ve kadın hiçleştirilmiştir. Oysa milyonlarca yıldır, insanın kahrını en çok çeken kadındır. İnsanlık tarihinin toplam zamanının % 98’i kadının etki alanı etrafında geçtiği bir gerçektir. Yüzde 1,5-2 oranında bir zaman diliminin kurnaz erkeğin hegemonyasında geçtiği görülmüştür. (5000 yıllık uygarlık dönemi) O da savaşlı, sömürülü, talanlı, krizli, toplumu parçalayıcı, köleleştirici, doğasına yabancılaştırıcı tarzda geçmiştir. Dolaysıyla bu sorunlu, çarpık tarih anlayışı değişmeli; doğanın, insanın-toplumun işleyiş diyalektiğine uygun hale getirilmeli. Bu bir sorun olarak tarihçilerin, ideologların, aydınların önünde duruyor. Aynı zamanda ahlaki bir görevdir de. Kadının layık olduğu eski tanrıça kültürüne, saygınlığına ve vazgeçilmez kutsal rolüne tekrar kavuşması, toplumsal sorunların çözümüne büyük katkı sağlayacağı gibi, cins eşitliğine dayalı ahlaki toplumsal yapının yeniden inşasının yolunu da açacaktır.

Tarihin diğer temel sorunlarından biri de ezilen, sömürülen halklar, horlanan dinler-mezhepler ve zapturapt altına alınan emekçi kesimlerin konumları ile ilgilidir. Bu kesimlerin tarihsel süreç içerisindeki rolleri büyük oranda görülmemiş ve hiçleştirilmiştir. Oysa tarihin gerçek devindirici güçleri adı geçen bu dışlanan kesimlerdir. Tarih genel olarak hep egemenlerce ele alındığı, yazıldığı için; iktidar sahipleri lehine düzenlenmiştir. İktidar sahipleri özneleştirilmiş, kutsanmış, en saçma söylem ve icraatlarından kerametler türetilmiştir. Kişilikleri efsaneleştirilmiş, çoğu kez tanrılaştırılmış ya da tanrının vekilleri, gölgeleri, sevgili kulları olarak lanse edilmişlerdir. Toplumun geri kalan kısmı ise nesneleştirilerek bilinçsiz, iradesiz, güdülmesi gereken hizmet kulları olarak gösterilmiştir. Tarihin tüm güzel yaratımları, değerleri egemenlere mal eden bir anlayış insanlığa enjekte edilmiş, buna uygun bir bilinç ve tarih anlayışı geliştirilmiştir. Bu hastalıklı bakış açısı ne hazin ki ezilen kesimlerde de çok önemli oranda zemin bulmuştur. Bu ucube anlayışın düzeltilmesi bir boyun borcu olarak duruyor.

Sümer, Babil vb. mitolojileri ile başlatılan bu anlayış biçim değişse de öz değişmemek üzere dinlerle devam ettirilmiştir. Bu tarihe bakış “kapitalist modernite” zihniyeti ile zamana uydurularak biçimde kimi ince farklılıklar yaratılırak insanlığa bir “deli gömleği” misali tekrardan giydirilmeye çalışılmıştır. Bu düz çizgisel, katı nedensel tarih anlayışı gücünü büyük oranda tanrısal yasalardan ve güçten alır. Kutsallaştırma kılıfı uyuşturucu etkisi yarattığı bir sır değildir.

Bilimin gelişimi, kuantum kuramın ortaya çıkışı, tarih içerisinde mitolojik-dinsel ve deneyci bilimsel yöntem geleneği iyice tartışılır hale geldi. Kadercilik, mutlakıyet, düz ilerlemecilik anlayışlarının tahtı sarsılmaya başlamıştır. Daha sağlıklı bakış açılarının gelişme zemini doğmuş ve önü açılmıştır. Gelinen aşamada ne “kaderci düz çizgici tarih” anlayışı ne de “tarihin sonu” anlayışı birebir kabul edilebilir. Tarih bilimi ile ilgili akademik tartışmaların devam edeceği gibi, yeni anlayışların ortaya çıkması kaçınılmaz olacaktır. Tüm bilimlerin anası olan “tarih biliminin” sorunlarından arındırılması, hakikate uygun yararlı bir çerçeveye oturtulması büyük bir önem arz etmektedir. Tarih biliminin, acil görevlerinden biri; tarihi yeniden geçmiş-güncel-gelecek ekseninde rayına oturtarak hakikate götüren yeni bir tarih felsefesini geliştirmektir. İnsan zihnine enjekte edilen zehirli tarih anlayışından kurtulmanın yolu özgürlükçü bilimsel bir yöntem ve anlayışa kavuşmakla mümkündür. “tarih biliminin köleleştirici rolü kadar, özgürleştirici rolü de mevcuttur.” Bu konuda kendisini sorumlu ve duyarlı gören her kese büyük bir sorumluluk düştüğü açıktır. 25.02.2018 ( Devam Edecek)

Hasan Özgüneş

 

Okumadan Geçme

EMEKÇİLER İŞİMİZİ AŞIMIZI GERİ ALACAĞIZ !

 GÜNCEL… GÖRÜNTÜLÜ/Foto… İST. 21.05.2018-Bakırköy Özgürlük Meydanı   KESK’li emekçilerin direnişi 66. haftasına girdi   Bakırköy; …

Bir Cevap Yazın