Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (15)

                                                         TARİH VE TARİHE BAKIŞ (15)

                                                    Büyük İnsanın Tarihte Rolü Anlayışı

“Toplum ve birey birbirinden ayrılmaz, karşıt değil birbirine gerekli ve tamamlayıcıdırlar.” (E. H. Carr)

Sözü edilen tarih eğer insanın tarihi ise hiç tartışmasız onu yaratan toplum ve insanın kendisidir. İnsanın eylemi, iradesi diğer koşullarla birlikte tarihi belirler. İnsan tarihsel gelişmenin öznesidir. Büyük iradi ve yaratıcı güç toplumun kendisidir. Birey toplumun parçası, ürünüdür. Toplum bireysiz, birey toplumsuz olamaz. Ancak genel kural olarak toplumu belirleyen birey değil, bireyi belirleyen toplumdur. Bireyi tarihsel toplum olgunlaştırarak iradi güç haline getirir. Birey (insan) de toplumu dönemsel olarak etkiler, devinimini arttırarak ivme kazandırabilir.

Hegel der ki; “çağın büyük insanı çağın istemini dile getirebilen, çağına isteminin ne olduğunu söyleyebilen ve bu istemi yerine getirebilen kişidir. Onun yaptığı çağının özü ve yüreğidir, o çağını gerçek kılar.”

Genelde kaba materyalist anlayış bireyin rolünü gerçeğinden daha düşük, idealistler ise aşırı fetişleştirerek göstermeye çalışırlar. Önderlerin tarihsel gelişmelerde rolleri tartışmasızdır. Dönemini ileri taşıdığı, sorunların çözümüne katkı sunduğu gibi, geriletici, kargaşa oluşturucu özelliklere de sahiptirler. Ne abartmak, ne de hiçleştirmek gerekir. Rollerini objektif şekilde görmek, hakkını teslim etmek gerçekçi olandır. Belirleyici mi, etkileyici mi kısır tartışmasına takılıp kalmak, hakikati yakalamada zorlaştırıcı olabilir.

Tarihsel dönemeçlerde, kargaşa aralıklarında önderlerin rolleri kişisel maharetlerine bağlı oldukları kadar toplumun bireye verdikleri ile de alakasını göz ardı etmemek gerekir. Her birey toplumun yetiştirdiği bir filizdir. Önderlerin rolleri, toplumsal ihtiyaçlar ve dönemsel olanaklara göre şekillenir. Ulusun, sınıfın, çevrenin içinde bulunduğu konum ve önderin de bireysel konumu önemli etkenlerdir. Önderin kişisel yetenek ve çözümleme gücü, algı kabiliyeti kuşkusuz önemlidir. Tarihsel gelişmelerden önderlerin rollerini gözetlemek, algılamak, değerlendirmek olanaklıdır. Olağan süreçlerde toplumun ve kurumların etkisi belirgin olup, olağanüstü durumlarda önderliklerin rolü öne çıkma şansını yakalayabilir ya da yakalar.

                                                      Tarih ve Tarihçi İlişkisi  

Bir edebiyat yazarı; “beni dünyadaki her şey ilgilendirir, çünkü ben dünyalıyım” der.

E. H. Carr der ki; “tarihçi, ait olduğu toplumun hem ürünü hem de isteyerek ya da istemeyerek sözcüsüdür.” Bir tarihçi; bir bireyin, bir toplumun, bir ulusun veya insanlığın tarihiyle ilgilenme durumu doğal ve belki olması gerekendir. Burada önemli olan tarihe nasıl bakacağı, yazacağı ve yorumlayacağıdır.

Tarihten önce, tarihçinin yetiştiği çevre, toplum ve aldığı anlayış önemlidir. Yani dünyaya nereden baktığı önem taşıyan bir öğedir. Tarihi tarihçiler yazdığına göre, kişiliği, zihinsel yapısı, ahlaki-vicdani ölçüleri son derece önemlidir. Sonuçta dünyayı herkes kendi penceresinden görür.

Tarihsel olayların belgelenmesi, aktarımı, yorumu genelde tarihçilerce yapılır. Dolaysıyla incelenen belge, bulgu, eser şüphe payı ile incelenmelidir. Yanıltıcı, saptırıcı, inkârcı yönler olabilir. Örneğin; milliyetçi bir Türk tarihçisi açısından Kürt halkı, Kürdistan coğrafyası yoktur. Oluşturduğu bir belgede ya da eserde buna yer vermez ya da verse de çarpıtarak veririr. Bir burjuva tarihçisi; proletaryayı, kadınları, ezilenleri gerçekçi yazıp, yorumlayabilir mi? Tarihçi taraf olabilir. Ancak hakikatten, özgürlükten, eşitlikten, adaletten vb. yana taraf olabilir. İnsanlığın, doğanın, genel sorunları karşısında ahlaki-vicdani ölçülerle sorumluluk duymalı ve davranmalıdır. Tarafı, toplumların, insanın,  doğanın yararına olan şeylerden yana olmalıdır. Gerçeğe sadık kalabilmesi için, tarihçinin özgür bir zihniyete sahip olması gerekir. Ayırım yapmadan, her toplumun, çevrenin, bireyin, cinsin, tarihsel gelişmedeki olumlu-olumsuz rolünü hakikate uygun tespit etmesi temel yaklaşım olmalıdır. Doğru görmek, anlamak, sonuç çıkarmak, yorumlamak, yazmak temel yaklaşım olmalıdır.

 

                                                  Tarih Biliminin Sorunları

Tarih olgusu her ne kadar bilimsel ve felsefi olarak kimi izahlara kavuşmuş olsa da tümden sorunlardan azade hale geldiği söylenemez. İdealist ve materyalist tarih bakışları, tarih biliminin gelişmesine ciddi katkılar sunmuşlardır. Tarih bilimi son üç yüz yılda çokça tartışılan bir bilimdir. Bilim olarak birçok ilkeye ve aynı zamanda belli bir yöntem de kavuşturulmuştur. Alan itibariyle önemli görüşler ve saptamalar söz konusudur. Çeşitli bakış ve tespitler belli bir zenginlik oluşturduğu gibi beraberinde belli oranda bir netsizliği de yaratmıştır. Tarih bilimi, kapsam bakımından, zihinsel bakış bakımından, yöntem bakımından, toplumsal kesimlerin (sınıfların) çıkarlarını izah ve koruma bakımından, özgür ve üretken bir zihin ve insanlık âlemi yaratma bakımından birçok sorun, hata ve yanılgı ile iç içedir. “Tarih biliminin insanı özgürleştirici rolü olduğu gibi, köleleştirici rolü de vardır.” Bu özelliğinden dolayı tarih ne denli netleştirilir, doğru bir rotaya konulur ve insanlığın, doğanın hizmetine konulursa, yaratacağı sonuçlar da o denli çarpıcı olur.

Tarih bilimi için hala doyurucu net bir yöntemin ortaya konulamamış olması, yöntem konusunun güncel tartışmalara vesile olmasını bir sorun olarak önümüze koymaktadır. Amaca varmada yolun-yöntemin önemi büyüktür. Doğru, yararlı, sonuç alıcı bir yöntem tutturulmazsa amca varmada ciddi sorunlar yaşanabilir. Yöntem sorununda boğulma ya da takılı kalma esas somut konuyu-alanı gözden kaçırmaya neden olabilir ya da olur.

Tarih biliminin esas alanı kuşku yok ki; insanlığın tarihsel, toplumsal gelişiminin, sorunlarını doğru temelde ortaya çıkarması ve gelecek açısından sonuçlar çıkararak insanlığın önüne konulması olmalıdır. Bu konuda çokça çaba ve çalışma vardır. Ancak o kadar da farklılık, kargaşa, kafa karıştırma, saptırma çaba ve eğilimleri de vardır. Sığ yaklaşımlar, hakikati gizlemeler, gerçek ve zorunlu olmayanı gerçek gibi göstermeler almış başını gidiyor. Günün tespiti, geçmişin doğru değerlendirilmesi ve aralarındaki diyalektiksel bağ, gerçeğe uygun yapılamadığından tarih bilimi anlaşılır olmaktan ve özgür birey-toplum yaratmaya hizmet etmekten önemli oranda uzak kaldığı söylenebilir.

Teknik ve bilimin alabildiğine gelişmesine rağmen, tarih araştırmaları, arkeoloji, antropoloji vb. alanlarda ilerleme sağlanmış olmasına rağmen, insanlığın hizmetine yeni veri ve bulgular gereği gibi sunulmaktan imtina edilmektedir. Bugün Mezopotamya uygarlığının izleri hala çok büyük oranda toprak altında duruyor. Kürdistan coğrafyası tarih-uygarlık fışkırdığı halde bu yönlü çalışma adeta yasaklanmış, tarihi-uygarlık değerleri barajlarla, yollarla, yerleşim yerleri vb. ile yok edilmektedir. Uzmanların söylemine göre sadece Urfa yöresinde araştırılabilecek ancak el atılmamış 200’e yakın tarihi yerleşim yeri bulunmaktadır.

Oysa bilinir ki günümüzü bilmek, toplumsal sorunlara çözüm bulabilmek, geçmişi yani tarihi bilmekle ciddi bir alakası vardır.  Hani; ”tarihi bilmeyen bugünü bilemez, bugünü bilmeyen geleceği öngöremez” denilir ya…  “Bilmemek en ciddi sorundur.” Var olan sorunları bilmek, anlamak, çözüm yollarını bulmak derin bir tarih bilinci ve tecrübesi ile mümkün olabilir. Tarih bilimi, geçmişin derinliklerine inip, insanlığın geçmiş mirasını açığa çıkarıp insanlığın hizmetine sunmak durumundadır. Aksi durumda kör cehaletten kurtuluş yolu bulunamaz.

İnsani-toplumsal olay, olgu ve gelişmeler zaman-mekân ve toplumsal irade üçlemi içerisinde yeteri derecede ve açıklıkta, derinlikte ele alınmamış, adeta kenardan, köşeden sübjektif yaklaşımlarla ele alınarak izah edilmeye çalışılmıştır.

Tarihin birbirinden kopukmuş mantığıyla bölünmesi, çağ olarak ifade edilen dönemlerden eski olanların adeta hiçleştirilmesi, yeni olanın ise yüceltilmesi, “doğal toplum” döneminin; vahşi, yabani, barbar vs. gösterilmesi, uygarlık toplumuna geçişin sadece “kapitalist modernite” döneminin esas alınarak yüceltilmesi önemli bir sorun olarak duruyor. İnsan bilinci çarpıtılarak, insanın kendi doğasına yabancılaşmasını sağlamaya çalışmaktadır. Temel neden tarihçinin çeşitli sınıf ve iktidar ya da ulus yapılarının hizmetine girmesi, ahlaki-vicdani ölçülerden uzaklaşmasıyla bağlantılıdır.

Diğer önemli bir sorun da, ”benmerkezci” yaklaşım tarzıdır. İdeolojik hegemonik bir güç olarak son dört yüz yılda Avrupa’da yaşanan bilimsel, tekniksel, ekonomik ve kültürel gelişmeler emperyalist bir sistemleşmenin de zeminini yarattı. “Kapitalist modernite” Avrupa merkezli olarak kendisini neredeyse dünyanın yaratıcısı ilan etti. Bu yaklaşım büyük oranda ırkçı, şoven ulus-devlet karakterinden kaynaklanmaktadır. Avrupa kapitalist modernite zihniyeti, kendi sistemlerini, ideolojilerini, kültürlerini, inançlarını ve ırklarını fütursuzca merkeze koyarak dünya insanlığına hâkim kılmaya çalışmışlardır. “Ari Irkı Modelini” yücelterek merkezileştirmeye, onun kültürünü hegemonik bakışla insanlığa egemen kılma çabalarına girişmişlerdir. Gerçeklikten uzak, etik kurallar çiğnenerek bu yaklaşımlarını sürdürmekte ısrarlı görünüyorlar. Tarih bilimi ve diğer bilimler bu amaç uğruna uğursuzca kullanılarak kendi sistemlerini en iddial ve ebedi olduğunu kabul ettirmeye çalışıyorlar. Faydacı tarih anlayışı bu amaç uğruna kullanılmıştır. İnsan zihnine direk kötü bir müdahale ile büyük tahribatlar yaratılmış, insanın-toplumun kendi doğasından uzaklaşarak kendisine önemli oranda yabancılaşmasını sağlamıştır. Bu çabalarla ideolojik egemenliklerini dünya üzerinde kurmaya çalışmış ve çalışmaktadırlar.

Irkçı ”Ari model” Avrupa’da 1. ve 2. Dünya Savaşlarına zemin olmuş, “faşizmin” iktidarlaşmasını kısa aralıklarla da olsa sağlamıştır. İnsanlığa tahribatı çok büyük olmuştur. Maalesef olumsuz etkileri hala devam etmektedir. Bu tersyüz edilmiş anlayış ayakları üzerine tarihsel gerçekler doğrultusunda, ahlaki ölçülere uygun, insanların ve doğanın gerçekliğine ve çıkarlarına uygun düşen tarzda yeni bir perspektifle oturtulmazsa, tahripkâr rolünü daha çokça sürdüreceği açıktır.

Tarih biliminin uygarlıksal gelişim alanları perdelenmiş, Avrupa’nın çıkarlarına kurban edilmiştir. Tarih Grek’ten, Roma’dan başlatılmış, Mezopotamya, Mısır kadim uygarlıkları ve insanlığa katkıları görmezden gelinmiştir. Hele, sekiz bin yıl boyunca “Kürdistan ve Verimli Hilal’de” gerçekleştirilen “Neolitik Devrim Kültürü” es geçilmiştir.  Dolaysıyla filmin kesilmesi misali tarihsel gerçeklikler ve onun diyalektiksel gelişimi yer ve zaman gerçeğinden koparılmıştır.

Yunan uygarlığının, filozoflarının ana beslenme kaynağı; “Verimli Hilal ve Mısır’dır.” Çoğu filozofları Mısır ve Babil okullarında eğitim gördükleri sır değildir. Son elli yılın kazıları bunu defalarca kanıtlıyor. Zerdüşt felsefesinin, Yunan uygarlığına etkisini kim inkâr edebilir ki?

Childe’nin şu belirlemesi çarpıcıdır; “Verimli Hilaldeki Neolitik Devrim olmasaydı, günümüz Avrupa’sının çağdaş uygarlığı olamazdı.” (Devam Edecek) 17.02.2018

                                                                            Hasan Özgüneş

Okumadan Geçme

EMEKÇİLER İŞİMİZİ AŞIMIZI GERİ ALACAĞIZ !

 GÜNCEL… GÖRÜNTÜLÜ/Foto… İST. 21.05.2018-Bakırköy Özgürlük Meydanı   KESK’li emekçilerin direnişi 66. haftasına girdi   Bakırköy; …

Bir Cevap Yazın