Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (10)

 

 TARİH VE TARİHE BAKIŞ (10)

Dönemin tarihçisi, VOLTAİRE tarih konusunda; “tarih uydurma kabul edilen olayların anlatıldığı masalların tersine, sahih kabul edilen olayların anlatımıdır, mihenk taşı sanat değil hakikattir” der. (Voltaire 15. Luis’in tarihçisi idi.) Öykülemeci tarih karşısında nedensel işleyişi esas alır. Sorgulama, ne zaman, nasıl, niçin sorularının tarihçi tarafından esas alınması gerektiğini ileri sürer. Voltaire, olayları; siyasal, askeri, nüfus bilimi, teknikleri, bilimleri, sanatları, adetleri ve iktisadı da inceleme konusu yapardı. Alansal olarak Çin’e, Hindistan’a uzanır, Machiaveli’den Marks’a kadar geniş bir yelpazenin düşünce ve yöntemlerinden yararlanır.

Dönemle ilgili Augustin Thierry’ye göre; “(1795-1856) Felsefe nasıl 18. Yüzyıla damgasını vurduysa tarih de 19. Yüzyıla damgasını vuracaktır” der. 1815’ten sonra tarih artık günün modası haline gelmiştir. Bu dönemde “kuşkucu” yaklaşım devam etse de, “faydacı tarih anlayışı” ağırlık kazanmaya başlar. Burjuvazi ve ulus için faydacılık ilkesi artık bir can simidi konumundadır. Yükselen yeni sınıf burjuvazi ve ulusal kimlik pazar olgusudur. Buna uygu bir tarih bilincine ihtiyaçları vardır. “Tarih bilincinden yoksun olan insanın zekası kör kalır.” Şiarı dönemin şiarı olur. Kurulacak ulus devlette, ulus vatandaşının okullarda devlete uygun eğitilmesi ve uygun tarih bilincinin verilmesi faydacı tarih anlayışının gereğidir. Avrupa’da, Dünya’da ulus devletini kurma, din eksenli birliklerden daha cazip hale gelmeye başlar. Ulus tarih yazımı, öğretimi önem kazanır. Tarih, olanı araştırma-inceleme alanına dönüşerek, tarih ile felsefe bütünlüğü de kabul edilir konuma ulaşır. Hegel, Voltaire, Herder, Kant, Rousseau, 1. Selim, Fichte, Wegelin vb. dönemin filozofları tarih alanına ilişkin ciddi çalışma ve tespitlerde bulunurlar.

Tarihsel olayları nedensellik ekseninde bir “ilerlemeci mantığa” oturturlar. Tarih-toplum ilişkisi irdelenmeye alınmış, insan iradesi ve bilinci üzerinde yoğunlaşılmıştır. Akılcılık, bilimcilik, ilerlemecilik doktrin haline getirilir. Herder, Avrupa’da; folklor ve halk geleneklerinde kendi milliyetçi projelerini meşrulaştıracak argümanlar arayan herkes için bir kaynak konumuna gelecektir. Millet-Ulus temelli bir tarihin hayat bulmasına zemin oluşturulur.

Alman idealizminin önemli isimlerinden biri olan “Fichte’nin” (1763-1814) tarih bilimi konusunda çarpıcı görüşlere sahiptir. İlerlemeci ekolü savunan bir düşünürdür. “tarihin kör ve plansız bir oluş olmadığını, amaçlı bir yükseliş ve ilerleme olduğunu belirtir. Tarihsel ilerlemenin temelinde akıl ve özgürlük gibi manevi güç ve idealler bulunur” der. (Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci, S. 818, Say yay. İst. 2011)

Fichte, tarihin diyalektik bir yapı sergilediğini öne sürer. Tarihin iki ilkeye dayandığını, bunun da inanç ve anlama olduğunu ileri sürer.

Fichte, tarihin yürüyüşünü beş çağa göre bölümlere ayırır;

1-Masuniyet Çağı veya insanlığın cennet dönemi

2-Zorlayıcı otorite-İlk günah çağı

3-Yasaya karşı ayaklanma (dışarıdan gelen otoriteye karşı başkaldırı)

4-Hakikat Çağı, aklın kısmen hakim olduğu dönem

5-Aklın tümüyle hakim olduğu mutlak hakikat ve takdis çağı. Fichte, Alman idealizmin gelişmesinde önemli katkı sahibidir.

Georg Wilhelm Friedrich, (1770-1831) bireysel akıl yerine, ilahi mutlak aklı esas aldı.  “Aklın evrensel tarihte mevcut olduğunu” ileri sürdü. Hegel, gelişen bu akımın önemli teorisyenlerindendir. Hegel açısından tarih; “siyasi tarihtir.” “Mutlak Tanrısal Akıl” kendini gerçekleştirme aracı olarak değerlendirdiği devleti, dünya tarihini temellendirmek için kullanmıştır” der. Gerçekten de o tarihin kaba olguların toplamından meydana gelen gelişi güzel bir bütün ve olayların anlamdan yoksun bir orman değil de tinin kendi kendisini diyalektik olarak açımladığı rasyonel ve dolaysıyla anlamlı bir süreç olarak görmüştür. Devletin de tinin kendini gerçekleştirme aracı veya aklın taşıyıcısı olduğu için ilahi bir güç olarak kendi kolektif bilinci içinde, bir milli ruh ile dünya ruhunu dışa vurur ve böylelikle de özgürlük bilincinin gelişimini ya da ilerlemesini ifade eder. (Felsefe Tarihi, A. Cevizci, S. 841 Say yay. İst 2011)

Hegel, başa “tanrısal aklı” koyar. Ardından dünyada, halklarda gelişen gelişmeleri bu aklın gereği olarak gerçekleştiğini formüle eder. Özne “tanrısal akıldır.” Devlet onun türevi, yansıması olarak 2. öznedir. Tarihi; tinin ve özgürlüğün gelişme basamakları şeklinde bir bütüne doğru giden birleşik halkalar olarak halkların kültürel gelişiminde ve onların kurdukları devletlerde kendini gösterdiğini iddia ederek ifade eder. Sırasal-ilerlemeci bakışı benimser. Hegel açısından, insanlar tinsel varlıklardır, bunun bilincine varınca gerçek evin tinsel dünya olduğunu anlarlar. Tanrının suretinde yaratıldıklarını ve bunu anlamaları durumunda doğal arzularını aşabileceklerini ileri sürer. Hıristiyanlıkla mutlak ruhun daha yüksek seviyeye eriştiğini, tanrı mahiyeti ile insan mahiyetinin birliğini, nesnel hakikatle özgürlüğün ittifakını kavradıklarını, evrensellik, sonsuzluk ve hakikati keşfettiklerini söyler. Hegel’e göre; politik dünya rasyonel bir biçimde düzenlendiği zaman, kendi vicdanlarına göre hareket eden bireyler özgürce nesnel dünyanın hukuk ve ahlakına göre eylemeyi seçeceklerdir. Ahlakın hem öznel, hem nesnel boyutu olduğunu söyleyen Hegel; söz konusu rasyonel düzen, devletin anayasal monarşi içinde olduğun Purusya’da kurulmuştur. Hegel’e göre; ideal devlet mutlak akla uygun kurulmuştur. Bir nevi ilerleme ve tarihin sonu anlamına gelir. Hegel, bu bakışıyla “Alman İdealizmini” ciddi manada etkilemiştir. Hegel’in 4. yy’da yaşayan Cezayirli Agustinus’un “Tanrı Devleti” anlayışından etkilendiğini söylemek mümkün. Agustinus tarihi; “Tanrının iradesine ve kurtuluş planına göre işleyen eşsiz bir süreç olarak görürdü.” Gothe de, bu paralelde fikirlerini beyan ederdi. “Dünya tarihinin asıl konusunun inanç ve inançsızlık arasındaki mücadele olduğunu” ileri sürerdi. Bu Agustinos’un da temel görüşüydü.

İdealist felsefeye” karşı, Aguste Comte (1798-1857)”pozitivist felsefeyi” geliştirdi. Bu ekol, kuşkusuz tarih felsefesine de etki etti. İngiliz yararcıları, evrimciler, aydınlanmacılar, ilerlemeciler Marks’ın “pozitivist” yaklaşımı vb. kanatlarla bir paralelliği pozitivist alanda yakalamıştı. Bu konuda en etkin düşünürlerdendir. Modern sanayi toplumuna uygun politik yapı ve düzenlemeleri bulup sistemleştiren bir düşünürdür. Pozitivist anlayış neredeyse son yüzyıllara damgasını vurmuştur. Aydınlanma düşüncesini saf akla dayandıran filozoflardan farklı olarak amprik (deneyci) bilimin yöntemleriyle şekillenmiş olan akıl olduğuna inanırdı. Bu anlayışla, sosyal sorunların da çözülebileceğine inanır ve bu yönlü çaba harcardı. Yani Comte, doğa bilimleri ile insan-toplum bilimlerinin yegane yönteminin pozitivist olması gerektiğine inanırdı. “Pozitvist bilimsel sosyolojiyi” önemserdi. Toplumsal sorunların bu bilim dalıyla çözülebileceğine güvenirdi. Bunu adeta bir ideolojiye dönüştürdü. Metafiziği red etti. Comte’unun pozitivizmi, Fichte ile Hegel’in idealizmi ile uyum içinde değildir. Comte, Hıristıyan metafiziği ve teolojisi yerine bilimi esas göstermek isteyen bir düşünürdü. Fichte, Hegel hıristiyan değerleri korumada daha muhafazakar davrandılar. Kant’da metafiziğe, teolojiye karşı çıktı. Comte’ye göre dünya ancak bilimle kavranabilir. Yegane yöntem budur der.

Pozitivizmin temel ilkesi; gerçek olandan, bilinenden yola çıkmayı, bunun dışındakileri kenara itmeyi esas alır. Pozitivizm, bilimi ve felsefeyi fenomenler alemi ile sınırlar. Francis Bacon’da bu yöntemi benimser. Comt’e göre; insan ve toplum bilinci üç aşamadan geçer. 1- teolojik veya kurgusal durum 2-metafiziksel veya soyut durum. 3-bilimsel veya pozitiv durum. Buna da üç evre kanunu adını vermiştir.

Pozitivist yöntemin son yıllarda toplumların hayatına egemenlerce tüm yönleriyle hakim kılınmak istenmesi, tek seçenek olarak fetişleştirilmesinin önemli nedenleri vardır. Kapitalist modernitenin iktidarcı ve sömürücü, baskıcı karekteriyle bağlantılı yönünü unutmamak gerekir. Evren’in ve toplumların karmaşık sorunlarının tümünün tek yöntemle çözülebileceğini iddia etmek tartışmalıdır. Var olan yöntemlerin içinde ciddi bir yöntem olarak ele almak ve yararlı taraflarından yararlanmak, olumsuz yönlerini de ayıklamak gerekir.

Pozitivist bilimcilerin aksine J. J. Rausseau, tersini savunarak; “sanat ve bilim gelişmenin değil, çöküşün anıtlarıdır” der. Rausseau, modern devletli toplum yerine, doğal toplumun özlemini duyar ve öne çıkarmaya çalışır. Tanrıya şu şekilde haykırışta bulunur; “tanrı, bizi atalarımızın aydınlanmasından kurtar. Bizi mutluluğumuzu destekleyen biricik varlıklar olan saflığa, masumiyete ve yoksulluğa geri götür” der. Mülkiyetin tüm olumsuzlukların kaynağı olduğunu ileri sürer. Mülkiyetin toplumu zengin-yoksul olarak böldüğünü, yönetenler ve yönetilenler yarattığını, güç oluşturarak yozlaşmayı yarattığını, efendi-köle oluşturduğunu ileri sürerek bunun ciddi bir musibet olduğunu ve doğal toplum ve insan doğasına aykırı olduğunu ileri sürer. Bu sistemin kitleleri açlığa, bir avuç zengini keyif sürmeye götürdüğünü ifade eder. Rausseau’nun bu anlayışı toplumcu tarih ve doğal ahlaki demokratik toplum ideali açısından önemli bir bakış ve duruş olarak ele alınabilir.  (devam edecek)  1.1.2018

Hasan Özgüneş

Okumadan Geçme

Tv On 68. Haftasında

GÜNCEL….   GÖRÜNTÜLÜ/Foto: 20-01-2018   İSTANBUL – GALATASARAY-LİSESİ-ÖNÜ TV On 68. haftasında Tv 10’u her …

Bir Cevap Yazın