Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (5)

                                                   

                     

 

 

                                                              TARİH VE TARİHE BAKIŞ (5)

 

                                                                 Tarihin Tarihsel Gelişimi

Her şeyin bir tarihi olduğu gibi, tarihin de tarihi vardır. Tarihi zamandan, mekandan kopuk ele alamayız. Bunlardan soyut olarak ele almak anlamını daraltmak ve hakikatten uzaklaşmayı beraberinde getirir. Tarihin ortaya çıkmaya başladığı ilk dönemlerde tarihe bakış ve anlam verme toplumsal yapının konumu ve zihinsel yapısıyla bağlantısı vardır. Tarihle meşgul olan kişilerin mitolojik, dinsel, felsefi bakışları etkileyici rol oynadığı bir realite olarak önümüze çıkıyor.

Sümer Uygarlığının, yazıyı bulmasından sonra yazılı tarihin tarihi başlangıç kabiliyle vücut bulmaya başladığı söylenir. Öncesi sözlü tarih olarak adlandırılarak ifade edilir. Bilim ve tekniğin gelişmesiyle insanlığın Sümer öncesi tarihi; arkeoloji, biyoloji, antropoloji, jeoloji vb. birçok bilim dalı vasıtasıyla yapılan araştırmalar sonucu daha kapsamlı öğrenme imkanına kavuşmuş bulunuyoruz. Hatta Sümer, Mısır, Guti, Hitit, Babil, Asur, Med,  vb. ilk uygarlıkların tarihini de son kazı ve araştırmalar sayesinde daha iyi öğrenme şansı elde etmişizdir. Teknik gelişme ile birlikte tarih hakkındaki bilgiler de giderek önemli oranda süzülmek üzeredir. Bu yeni bilgiler ışığında tarihin tarihsel gelişimini ve farklı tarih anlayışlarını daha iyi irdeleyebiliriz.

Genel görüş olarak yazının M.Ö. 3200 yıllarında Sümer’de bulunduğu üzerinde anlayış birliği sağlanır. Önceleri resim yazısı kullanılırken M.Ö. 2500’lere gelindiğinde yazı tekniği her konuyu yazabilecek hale gelmişti. M.Ö. 2500’lerde Şuruppak kentinde okul kitapları kullanıma konulmuştur. Sümer yazıcıları, dönemin “tanrı kral” planlarını, siyasi, dini, askeri ve toplumsal olayları not etseler de sistemli bir bağ kurma kapasiteleri görünmemektedir. Bilinçli bir tarih yazımı değildir. Olay ve olgulara bakış mitolojiktir. Daha çok efsane, şiir, destan, ağıt, atasözü ve hikaye tarzı bir yazım söz konusudur. Tarih açısından sınırlı veriler sayılabilir. Sümer’in ilk tarihçisi olarak Ludingırra olarak kabul edilir. M.Ö. 2500’lerde yaşadığı öne sürülür. Günlük olayları yorumsuz olarak tabletlere kaydetmiş, olayları hikayemsi tarzda aktarmaya çalışmıştır.

                 “Sümer Yaratılış Destanı” tarih yazıcılığı açısından önemli bir belge olarak değerlendirilir. M.Ö. 2600’lerde Sümercesi, M.Ö. 1700’lerde Babilce versiyonu yazılmıştır. Yaratılış destanı, özünde “Doğal Toplum” dediğimiz toplumsal yaşayış tarzından, düşüncesinden, inanç ve ahlakından vs. farklı olarak yeni bir uygarlık evresine geçişin mitolojik hikayesidir. Egemen sınıfın evrene, topluma, doğaya bakışını ve tehayyül ettiği toplumsal inşayı ifade eden bir tarihsel belgedir. Dolaysıyla insanlık açısından yeni bir evrenin adeta manifestosudur. Kadın ve toplumu köleliğe yatırma belgesidir de.

Gılgamış Destanı (Girgamêş) M.Ö. 2700’lerde yazıldığı söylenir ve önemli bir tarihi belgedir. Olay-olgular mitolojik tarzda izahata kavuşturulmaya çalışılmış, kralların ölümsüzlüğü arayışı ve tanrılaşma serüveni ile birlikte, “Sümer Devletli” yapının, “Kuzeyin Aryenik Doğal Toplumla” olan savaşını, bir kuzeyli Aryen’i olan Enkido’nun bir kadın ile tuzağa düşürülmesi ve halkına karşı ihanete sürüklenmesi hikayesini trajik bir tarzda dile getiren çok önemli bir belgedir.

M.Ö. 2200 ‘lerde yazılmış “Sümer Krallar Listesi” önemli bir tarihsel belgedir. Mısır’da M.Ö. 3000’lerde yazıldığı söylenen “Ölüler Kitabı” diğer bir önemli belgedir. Kitapta soyluların öldükten sonra “Tanrı Osirise” dünyada yaptıkları ile ilgili hesap vereceklerini anlatır. Ayrıca ölüm sonrası hayatın varlığını dile getirir. Mısır ve Mezopotamya’da üç bin yıllarından beri kraliyet bilginleri yıllık vakayinameler tutmaktaydılar. M.Ö. 2170’lerde Mısır bilgesi İPUVER döneminin savaşlarını, toplumsal durumu, bozulan düzeni, egemen sınıfların ayrıcalıklarını, ticaretin yaşadığı sıkıntıları, yaşanan kıtlığı ağıt tarzında yazarak dile getirmiştir. Bu tarz bir yazım Hindistan’da da görülmektedir.

                Tevrat’ın yazımı başlı başına dikkate alınması gereken bir tarihi belgedir. Dini boyutu ağırlıklı görünse de aynı zamanda kapsamlı şekilde olay ve olguları da dile getirir. M.Ö. 6. Yy’da yazıldığı söylenir. Dini konularla birlikte M.Ö. 9. Yüzyılın İsrail ve Juda krallıklarının vakayinamelerine dayanan bilgileri de içermektedir. Yine M.Ö. 208 yıllarında Babil’in BELOS TAPINAĞIN’da bulunan rahip BERESİOS önemli belgeleri toplayarak “Babilonya Tarihi” adlı bir eser ortaya çıkarıp insanlığa miras bırakmıştır. Konu itibari ile Mezopotamya mitoslarıdır. Dönemin genel mantığı mitolojik olup, tanrıların buyruk ve iradelerine bağlı olarak olay ve olguların gerçekleştiği anlayışı başat durumdadır.

Bereketli Hilalde gelişen tarih felsefesi, ya da bütüne ilişkin bakış batıya etki ederek benzer bir seyrin izlenmesine zemin olmuştur. Bunun Uzak Doğuya da sirayet ettiği görülür. Birçok Grek bilge ve filozofunun Mısır ve Mezopotamya’da eğitim görmesi bu kültürün batıya taşınmasında aracı rol oynamıştır. Kültürel etki ise diğer bir boyutudur. Yunanistan’da tarihin araştırılması, M.Ö. 5. yy’da Heredot ve Tukikidis tarafından yapıldığı söylenir. Mangilana, “Antik Tarihin” (Yuna) yaratımı konusunda şunu söyler; “gençliğimde hocalarım bana, Heredot’un tarihi icat ettiği ve Tukikidis’in bu icadı kemale ulaştırdığını söylerlerdi.” Birçok tarihçi de Heredot’un tarihin babası olduğunu ileri sürerdi. Bunlar yakın zamana kadar kabul görmüştü. Ancak son 50 yılda yapılan kazılar ve elde edilen yeni bulgu, belge ve bilgiler bunun böyle olmadığını ortaya koymaktadır.

  Tarih Nasıl Yapılır (İletişim yay. Françoıs ve arkadaşları S. 26) kitabında der ki; “tarih yazımının Heredot ve Tukikidis ile birlikte Yunanistan’da doğduğunu iddia etmek açıkça abestir. Heredot ile ilgili unutulmaması gereken şey onun doğulu geleneklere aşina ve belki de Pers tarih yazımının kimi özgün yanlarından esinlenmiş Anadolulu bir Grek oluşudur) der. Unutulmaması gerekir ki tarih yazımının ana merkezi Mısır ve Bereketli Hilal coğrafyasıdır.

Çiçero, M.Ö. 52 yıllarında “YASALAR ÜZERİNE” yazdığı eserde Heredotu tarihin babası olarak nitelendirir. Çiçeron’a göre tarihin temeli şu esasa dayanmalıdır: “Tarihin ilk yasasının yanlış bir kelam etmekten sakınmak, ikincisi; doğru olanı söylemeye cüret etmek olduğunu kim bilmez”) der. (Tarih Nasıl Yapılır, F. Cadıou, C. C. A. Lemonde, Y. Santamarıa, İletişim yay. S. 28, 1. Baskı, İst. 2013)

Heredot M.Ö. 485-425 Anadolu’nun Halikarnas şehrinde yaşamıştır. Heredot, Pers-Med- Yunan savaşlarını yazmıştır. Hikayeci bir tarz kullanmıştır.

Yunanistan’ın önemli tarihçilerinden biri, TUKİKİDİS’tir. M.Ö. 460-398 yıllarında yaşamış ve “Peleponisos Savaşlarını”, Atina-Sparta savaşlarını (431-401) yazmıştır. Tukikidis, Heredot için;”logostan (doğru ve akılcı olandan) uzak, mitsel yaklaştığını ileri sürer. Dönemin Grek tarihçileri, Heredot için; “yalancının önde geleni” sıfatını kullanmışlardır. Modern araştırmacılar bu eleştiriyi haksız ve abartılı bulurlar. (Tarih Nasıl Yapılır S. 30)

M.Ö. 3. yy’da Theoprastenin öğrencisi Prakiphane; Tukikidis’i örnek tarihçi olarak görüyordu. Tukikidis, tarihi; olayların değerlendirilmesi, yorumlanması ve iç içe ele alınması gerektiğini ifade eder. Zaman ve mekan dikkate alındığında Tukikidis’in felsefi bakışının ileri boyutta olduğunu söyleyebiliriz.

Suriye asıllı bir Grek olan LUCİEN de SAMOSATE tarafından (M.Ö. 120-128) yazılıp M.S. 165 yıllarında yayınlanan “Tarih Nasıl Yazılır” eserinde ön planda olan yine hakikat ölçütüdür. LUCİEN der ki: tarihçinin tek yükümlülüğü şudur; “bir defa tarih yazmaya girişti mi, hakikati her şeyin önünde tutmalı ve başka hiçbir şeyi önemsememelidir.” Anlaşıldığı kadarıyla Lucien bu ilkeyi Lukikidis’ten alarak devam ettirmiştir. Yani bir yanda hikayeci, mitolojik tarih anlayışı, diğer tarafta da hakikati esas almaya çalışan bir başka anlayışı görüyoruz.

Homeros’un İlyada’sı;  gerçeği ve mitolojiyi iç içe işleyen bir eser olarak yorumlamak mümkün görünüyor. Mitolojik yöntemin tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Bir diğer Grek tarihçisi, POLYBİUS, tarih hakkında şunu der: “tarihçilerin çalışmasında en önemli olan şeyin olayların sonuçlarını belirlemek, eş zamanlı ilişkilere işaret etmek ve hepsinden önemlisi sebepleri ortaya çıkarmaktır” der. (Tarih Nasıl Yapılır, S. 36-37)

Gerçeği esas alan tarihçiler; tanıklığı, araştırmayı, doğrulamayı, olguların hakikat değerini tasdik etmeyi bir anlayış olarak önemsedikleri görülüyor.

Dion Cassius (M.S. 155-230) “Roma Tarihi “ için 10 yıl, Halikarnaslı Dionisos (M.Ö.1. yy. sonu) “İlkçağ Roma Yapıtları” için 22 yıl, Sicilyalı Diodore (M.Ö. 90-15) “Tarih Kitaplığı” için 30 yıl uğraşmışlardır. Araştırmalarda önemli oranda görme, duyma yoluyla gözlemlemeye önem verilmiştir. Tukikidis buna itibar etmemiştir. Bu yöntem, Polybius, Poseidonius, Roma’da Ammianus, Marcellinus, Eunapius vb. birçok tarihçi tarafından tercih edilmiştir.

M.S. 1. yy’da “Yahudilerin Savaşı ve Kadim Yahudi Yapıtları’nı” yazan FLAVİUS JOSEPHE, Grekli tarihçilerin dökümanlara karşı lakayid kaldıklarını eleştiriyor.  “Tarih Nasıl Yapılır” kitabı yazarlarının vardığı sonuç, Antik Grek, Roma Tarihçileri açısından temel yaklaşım; genel olarak olgular arasında ilişki kurma, yani neden ve sonuçların ortaya çıkarılması arayışıdır. Grek tarih yazıcılığında öne çıkarılan diğer bir husus yakın ve yaşanan tarihi yazma olgusudur. Tukikidis komutan olarak katıldığı bir savaşı yazar. Kesenephon, (M.Ö. 436-355) “Onbinlerin Dönüşü” Anabasis’i yazar. Theopompos, (M.Ö. 380-320) Tukikidis takipçisi olarak “Peleponisos Savaş’nın” devamını yazar. Grekoromen tarih yazıcılığının seçtiği konular genelde, en çok üç kuşağı kapsayan bir kronolojik dönemi kapsadığı söylenebilir. Siyasi ve askeri tarih en ayrıcalıklı alan olarak öne çıkmıştır.

Roma’da tarih; “ hatırlamaya yarayan şey” olarak ortaya çıktığı görülür. Onlara göre; tarih insanlara ders verir. Bu anlayış öne çıkar. Ciceron’un deyişi ile; “ O (tarih) öykünülecek zengin örneklerle doludur.”  Grek dünyasında, M.Ö. 4. yy’da Eforos (M.Ö. 363-300) ile birlikte başlayan ve Romalılarla norm haline gelen “ülke-halk” tarihinin ön plana çıkma anlayışı gelişir. Romalılar için tarihin merkezi Roma idi. Apianos, bu anlayışın önde geleni sayılır. Her bir kitap, dünyanın bir parçasının Roma egemenliği altına girişini tasvir ediyor. Tarih felsefesinin emperyal çıkarların hizmetine sokulmasının ve kendi devlet ve halkını yüceltmenin, esas almanın tipik bir örneği olarak ortaya çıktığı görülüyor. M.Ö. 5. yy’dan itibaren siyasal tarihin önemsenmeye başlanmasıyla, geçmiş araştırıcılığı ve secere arayışçılığı da sahneye çıkmaya başladı. Varron, “Romalıların Hayatı” ( dil, adetler, kurumlar vb) adlı eserinde zengin bir yaklaşımı ortaya koymaya çalışır. Çeşitli konuları birlikte ele alır.  Bu biraz da farklı bir tarzın doğmasına zemin olur. 13.12.2017

Hasan Özgüneş

Okumadan Geçme

Hasan Özgüneş’in Kaleminden DILDARA BOTAN

    DILDARA BOTAN Ey! Hevala Rukîye; Keça dildara Botan, Hevala penaber; Xwediyî kul û …

Bir Cevap Yazın