Son Haberler

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (2)

 

TARİH VE TARİHE BAKIŞ (2)

Öcalan‘a göre tarih: “yaşamın, insanlığın yaşıdır, yaşadıklarıdır. İnsanlık tarihi; insanın yaşı ve yaşadıklarıdır” der.

Tarih, yaşanmış olay ve olguları kuşkusuz zaman ve mekan bütünlüğü içinde ele alır. Bunu yazmak, yorumlamak, sonuçlar çıkarmak, belleklere aktarımını sağlamak insana ait bir faaliyettir. Yani tarihi insanlar yapar, yazar. Dolaysıyla hakikate varmak, hakikate dayalı bir tarih anlayışının yaratılması insanlığa katkısı büyük olacaktır. Böylelikle tarih kavramının tanımı önemli olduğu gibi, nereden başlar sorusuna da gerçekçi, mantıklı bir cevap vermek de o denli önemlidir.

Örneklerde de anlaşıldığı gibi birebir aynılaşan bir tarih tanımı ve bakışına rastlamıyoruz. Farklı bakışların, tanımların olduğu bir realite olarak görünüyor. Önemli olan; en gerçekçi, mantıklı olanında ortaklaşabilmektir.

Tarihin tanımında net bir tanım birliği görülmediği gibi “tarih nereden başlar” hususunda da birebir bir birlik, yalınlık görülemiyor. Bu da tarihin rahat anlaşılmasını zorlaştıran diğer bir neden oluyor. Gerçeğe varmak ya da gerçeğe yakın bir toplumsal hafızaya ulaşmak insanlık açısından önemli hususlardan biridir. Çünkü yanlış bir tarih algısı, hafızası üzerine doğru bir yaşam inşa edilemez.

Tarih nereden başlar? Sorusuna cevap, neyin tarihi sorusuyla da direk bir bağı vardır. Evrenin tarihinden söz ediyorsak, evrenin başlangıç noktasına dek uzanmamız gerekir. Hatta gelişen bilim ışığında öncesi de sorgulanabilir hale gelebilir. Bugünkü bilimsel araştırmalar sonucunda varılan sonuç evrenin başlangıcı “bing beng” büyük patlama olarak kabul ediliyor. Bu da yaklaşık 13,5-15 milyar yıl arası bir zamana tekabul ettiği söyleniyor. Yani bir başlangıç ve günümüze dek gelen bir zaman süreci esas alınıyor. Bir bireyin, bir ulusun, bir devletin ya da doğadan bir hayvan türünün, bitki türünün vb. tarihi ele alınacaksa bu perspektifle ele alınması gerektiğini söyleyebiliriz.

İnsanın tarihi alanı konusunda Braudel’in şu çarpıcı söylemi konuya ışık tutar mahiyettedir; “Tarih: insanların yaşadığı tüm zamana yayılacak kadar geniş tutulmadığı sürece tarihin anlaşılamayacağı açıktır.” sözü bu anlamda açıklayıcıdır. Belleklerimizde yer edinen “tarih-tarih öncesi” söyleminin de anlamlı bir ayırım olmadığı söylenebilir. Modern kapitalist batıcı bakış açısıyla tarihin, yazının bulunuşu ile (M.Ö. 3200) yıllarında başlatılması ve öncesini de tarih öncesi olarak değerlendirilmesi bilimsel ve mantıksal tarih kavramı açısından eksik ve kabul edilebilirliği tartışmalıdır.

Samuel Noah Krammer, 1958’de ; “Tarih Sümer’de Başlar” adlı kitabı ile dünyada büyük yankı uyandırdı. O zamana dek batı merkezci tarih bakışı revaçta idi.  Tarih batıdan, uygarlık ve insana dair elle tutulur değer ve buluşlar batıdan başlatılırdı. Tarih adına ne varsa Yunan, Roma mucizeleri olarak yansıtılırdı. Medenileşmenin, insanlaşmanın batı ile gerçekleştiği ve dolaysıyla batı kültürünün kutsallaştırıcı yönü zihinlere her fırsatta enjekte edilerek hegemonik bir olgu oluşturulurdu.

Yüzeysel bir tarzda, Mısır, Babil, Asur, Urartu, Med, Pers vb. kimi doğu uygarlıklarından söz edilse de tali konumda tutulmaya özen gösterilirdi. Son 40-50 yıldır “Verimli Hilalde”  yapılan kazı ve araştırmalarla çok değerli belge ve bulgulara ulaşıldı. İnsanlık tarihinde baş döndürücü verilere ulaşıldı. Yeni tarih tanım ve yorumlarına gidildi. Yazının bulunuş tarihi, aynı zamanda devletçi uygarlık tarihinin başlangıç tarihi idi. Dolaysıyla “köleci-devletçi“ toplumsal formun ortaya çıkış tarihiydi. Böylece tarih yazı ile başlatılarak; tarih öncesi-tarih sonrası ayırımına gidildi. Yazının bulunuşu sonrası yani hiyararşik devletli toplumsal yapı tarihi kutsanarak öne çıkarıldı. Tarih öncesi de önemsiz, dikkate alınmaması gereken, anlaşılmaz bir kesit olarak gösterildi. Bu aslında sadece insanlık tarihinin çok küçük bir zaman kesiti olan devletli-sınıflı bölümünü ele almadır. İnsanlık tarihini 5000 yıllık bir sürece sığdırmak, devletli- sınıflı toplum formu ile tanımlamak baştan itibaren bir saptırmadır. Tarihi anlamsızlaştırma ve içini boşaltmadır. Eğer söz konusu tarih, insanlık tarihi ise bu insanın başlangıcına doğru bilinebildiği kadar geriye götürülür. Tekniğin, bilimin gelişmiş olması buna olanak sunuyor ve her gün deyim yerinde ise yeni mucizeler üretiliyor. Yapılan son 40-50 yıllık araştırmalar sonucu adeta toprak altından tarih fışkırıyor. Bir araştırmacının söylediği gibi; “bir kazma tarihin seyrini değiştirebiliyor.” Elde edilen yeni arkeolojik, antropolojik, jeolojik verilerle insan neredeyse 6-7 milyon yıl geriye götürülebiliyor. Primatlardan kopuşla insanlaşmanın bulgularına ulaşılıyor, yaşamları hakkında yetersiz de olsa bilgi sahibi olunabiliyor. Her geçen gün aydınlanma tirendi artıyor. Veriler yetersiz de olsa ciddi sonuçlara ulaşılabildiği söylenebilir. Önemli olan hakikat arayışı yolculuğunda ara vermemek ve anlamsız bariyerler koymamaktır.

Marks’ın, “tarih sınıfların çatışmadan ibarettir” sözü özünde sınıflı-devletli tarih anlayışından ibarettir. Marksist tarihçilerin, Lewis Henry Morgan’ın 1847 yıllarından itibaren 30 yıllık İrokua vb. kabileler üzerinde yaptığı araştırmalardan etkilenmeleri vardır. Ayrıca “Antik Tarih” denilen dönemden itibaren Greklerin kendilerini “uygar” diğer toplumları “barbar” ifade etmeleri, bunun Roma egemenlerince de dile getirilerek kalıcılaştırılması bir anlayış olarak “batı merkezci tarih” anlayışının zeminini oluşturmuştur.

Morgan’ın toplumları, Yabani, Barbar, Uygar dönemlere ayırması batı merkezci tarih anlayışının zemini olmuştur. Toplumları; karanlık, vahşi, barbar, ilkel, uygar vb. kavramlarla bölmek aslında insan türüne ciddi bir hakaret olarak değerlendirilebilir. Bu kavramlar üzerinde kısaca durulduğunda işin vahameti az da olsa anlaşılabilir. Türkçe sözlükte kavram olarak Vahşi; vahşi hayvan, kaba, saygısız, uyum sağlayamayan anlamındadır.  Yabani: İlkel yaşayan. İlkel: Eğitimsiz, görgüsüz, kültürsüz. Barbar: Kaba-saba, uygarlaşmamış. Uygar: Kültürlü, eğitimli, görgülü, şehirli, fikir, sanat, endüstri alanında ilerlemiş anlamındadır.

Kimi araştırmacılar da uygarlık öncesi insanların yaşam serüvenini  Paleolitik (kaba taş), Mezolitik (yontma taş), ve Neolitik (cilalı taş) diye bölümlere ayırırlar.

Uygarlık öncesi insanların yaşamı tarihsel limit olarak yüzde 98’inden fazla olduğunu günümüzde elde edilen bulgulardan öğreniyoruz. Yani primatlardan kopuşla Neolitik’in sonuna dek olan bir süreyi ifade ediyor. İnsanlık kendisini devam ettirebilmek için doğa koşullarıyla çetin mücadeleler etmiş, bin bir badireden geçerek günümüze ulaşabilmiştir. Neolitik gibi görkemli bir kültür birikimiyle günümüzün 5000 yıllık uygarlığının zeminini yaratmıştır. Bugünden bakarak onları, vahşi, ilkel barbar, yamyam diye tarif etmek ne kadar ahlaki ve vicdani olabilir? Bu zihniyet ve bakışla yaklaşmak insanı “nankör kedi “ konumuna düşürebilir. Bu konuda önemli araştırmacıların söylemlerine bakacak olursak konunun ne denli çarpıtıldığı görülecektir. (NOT : Devam edecektir.) 30.11.2017

Hasan Özgüneş

Okumadan Geçme

Hasan Özgüneş’in Kaleminden TARİH VE TARİHE BAKIŞ (6)

          TARİH VE TARİHE BAKIŞ (6) Orta Çağ Denen Dönemde Tarihe …

Bir Cevap Yazın