Son Haberler

Bilgen: En kritik konularda mücadele için ortaklaşılmalı

8 aylık tutukluluğunun ardından tahliye edilen HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen, Evrensel’den Birkan Bulut’un sorularını yanıtladı.

HDP Parti Sözcüsü Ayhan Bilgen 8 ay tutukluluğunun ardından geçtiğimiz ay tahliye oldu. Bu hafta HDP Parti Sözcülüğü görevine geri dönen Ayhan Bilgen, sorularımızı yanıtladı. Tek adam rejiminin inşasına karşı sadece partilerle sınırlı kalmayan bir mücadele birlikteliğinin gerekliliğini anlatan Bilgen, kimsenin kendisini dayatmadığı, ortak uzlaşılabilir bir zeminin inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Bilgen ortak mücadele konusundaki önerisini şöyle özetledi: “Türkiye’nin en kritik konularında bir şey söyleyebilmek gerekiyor. Diyelim ki; Alevilerin beklentileri ile ilgili bir şey söylersek Sünniler yanlış anlar ya da Kürtlerin talepleri ile ilgili bir şey söylersek Türkler yanlış anlar psikolojisiyle giderseniz hiçbir şey söyleyemezsiniz. Diyanet ile ilgili öyle bir söz söylemelisiniz ki; Sünni bundan kaygı duymamalı, Alevi’nin uğradığı ayrımcılık ve dışlanma da telafi edilebilmeli.”

Türkiye bir yılı aşkın bir süredir OHAL ile yönetiliyor. Geçtiğimiz gün 3 ay daha uzatıldı. Türkiye’yi ne bekliyor?

OHAL her ne kadar güvenlik politikasının bir parçası gibi tarif edilse de aslında birkaç kez Cumhurbaşkanı’nın açık biçimde ifade ettiği üzere ekonomi-politiği dizayn etme, toplumsal ilişkileri kontrol altına almanın aracı gibi örülüyor. Grevleri durdurma gerekçesi yapılabiliyor. Toplumsal muhalefetin keyfi biçimde gözaltına alınması, yayın organlarına yönelik baskı, demokratik kitle örgütlerine yönelik baskının kolaylaştırıcısı olarak kullanılıyor. Bunun insan ve toplum güvenliği ile bir alakası yok. Bu anlamda dünyada son yüzyılda farklı örneklerini bildiğimiz kapitalizmin faşizm yoluyla korunması, kurumsallaştırılması ve sürdürülebilir kılınmasının tipik bir örneği ile karşı karşıyayız.

Ayhan Bilgen: Örgüt üyeliğini sonradan iddianameye koydular

Bu durum AKP için bir yönetememe durumuna işaret ediyor mu?

Gayet tabi. Yozlaşmış mekanizmalar bile örneğin; parlamento bir katılımcı demokrasi mekanizması değil. Temsili demokrasi olarak bile kısmen sayabiliriz. Bu sorunlu haliyle bile parlamentonun işlemesine tahammül edemiyorlar. Onu bir engel gibi görüyorlar. Burada onların tariflerini bir kenara bırakıp işlevinin ne olduğunu görmek gerekiyor. OHAL’i ekonomik ve toplumsal ilişkileri dizayn etmek, toplumsal muhalefeti etkisizleştirerek ekonomik planlarını hayata geçirmenin bir aracı olarak görüyorlar.

AKP içinde tartışmalar farklı konu ve biçimlerde her zaman sürer. Bugün büyükşehir belediye başkanlarının istifaya zorlanmasına kadar gelindi. Bu tartışmalar nereye gider?

Hala iktidar olmaya devam edeceklerse bu 15 yılın hesabının verilmesi gerekiyor. Bu hesabı bütün olarak vermek yerine faturayı birilerine keserek, il yönetimleri belediye başkanlarını sorumlu tutarak çözemezler. Deyim yerindeyse düşerken ağırlıkları atarak düşmeyi geciktirmeye benziyor. Burada odaklanmamız gereken şey bu yozlaşma, yüzlerin yenilenerek aşılacak bir yozlaşma mıdır? Belediyeler bu kararları kendi başlarına mı almışlar? Parti yönetimleri, genel merkezleri, bakanlar bu süreçte hiç pay sahibi olmamışlar mı? AKP iktidarı 2002’lerden itibaren kendisini vesayetle mücadele eden bir odak gibi tarif etti. Avrupa Birliği ilişkileri bunun üzerine kurdu. Birtakım davaları bu mantıkla yürüttü. Türkiye’deki açık vesayet mekanizmalarına biz de karşıyız ama açık vesayeti bitirip gizli bir vesayet rejimi kurmanın demokrasiyle tarif edilmesi imkansız. Şu anda yaşadığımız gizli vesayet rejimidir. Halkın seçtiği -bizim onlarca belediyemiz gibi- belediyelerin başkanlarının geleceği genel başkanın iki dudağının arasında. Halk iradesi, yerel yönetimlerin demokrasinin beşiği olması nerede kaldı? Elbette Melih Gökçek’i savunacak halimiz yok ama bir ilkesel tutum ortaya koymamız gerekiyor. Bu kadar kolay bir şekilde seçmen iradesinin yok sayılması, sandıkta hesaplaşmak yerine dosyaları olduğunu hatırlatarak istifaya zorlaması ne demokrasi ile ne de siyasi etik ile izahı olamaz. Dosyası varsa istifa etse de etmese de o dosya ile gerekeni yapmanız gerekiyordu. Gereğini yapmamanın kendisi de bir örtmedir, suçtur. Yaşanan süreci muhalefet daha ilkeli ele almalı, AKP için de esasa odaklanmalı. Burada bir misyon ve rol tükenişi ile karşı karşıyayız. AKP’nin kuruluşundaki iddiası tükenmiştir. 2007’lerden sonra başta olmak üzere birçok alanda yeni statükoyu inşa sürecine girmiştir. Bu nedenle ittifakları, söylemleri, her şeyi farklılaştı.

AKP içerisindeki tartışmalar toplumun bir şeyleri öğrenmesi için bir fırsat olabilir. Ancak iktidar blokundaki çatlaklarla toplum bir şeyleri öğrenme imkanına sahip oluyor. Fakat muhalefetin beklentisini buraya odaklamak yerine daha radikal bir yerden eleştirisini yapıp kendi alternatifini ortaya koyarak tutarlı bir siyaset üretmesi gerekiyor.

Daraltılmış bölge seçim sistemi iddiaları tartışılıyor. İktidar bu yola başvurur mu?

ANAP örneği bu açıdan ilginçtir. Özal’ın düşmeye başladığında en sık yaptığı şey seçim sistemini değiştirerek ömrünü uzatma çabasıydı. Bize gelen değerlendirmeler şunu gösteriyor: Bugün iktidar partisi 2002’de aldığı oya bile inse bazı bölgesel planlamalarla, yeni bir sistemle neredeyse mevcut gücünü koruyan bir konsept elde edebiliyor. Düşünün ki yüzde 10-15 oy kaybına uğrayacaksınız ama temsil kapasitenizi koruyacaksınız. Bu bir süre daha zaman kazandırabilir ama çözüm değildir. Toplumsal rahatsızlıklar son derece yükselmişse siz bu konuda çözüm geliştiremiyorsanız ondan sonrasını seçim formülleri ile çözemezsiniz. Parlamentonun sayısal önemi de çok kalmadığı için ilk turda Cumhurbaşkanlığını kazanmanın yol ve yöntemleri zorlanacak. Burada ittifak, bir blokla seçimi girme arayışı da gelecek. Bence MHP’ye de Hüda-Par’a da, BBP’ye de küçük oyları da olsa büyük teklifler sunularak, hatta kendi listelerinde aday gösterilerek bir strateji yürütüleceği kanaatindeyim. MHP daraltılmış bölge sisteminden en zararlı çıkan parti. HDP’yi batıdaki seçim bölgelerinde etkiliyor. CHP için pek bir değişiklik olmuyor ama en karlı çıkan AKP ve en zararlı çıkan MHP gözüküyor. MHP baraj geçme imkanını kaybediyor.

 Meral Akşener faktörü ne ölçüde etkiler?

Yani şüphesiz orada iki ihtimal de bence dikkate alınmalı. Akşener’in alacağı oyun Genç Parti’nin  oynadığı rolü oynamasını zaten iktidar partisi o hesabı yapıyor. Kendisi de barajı geçemesin ama başkalarını da baraj altı bıraksın. Bu durumda da MHP baraj altında kalırsa Akşener’in partisi de yüzde 10’u geçmezse bir takım baskılarla, bazı operasyonlarla kriminalize ederek bu yöntemleri deneyebilirler. Bu durumda aynen Genç Parti’nin merkez sağa verdiği zarar gibi AKP’nin işine yarayan bir rol oynar. En sert muhalefeti o zaman da Genç Parti yapıyor gözüküyordu ama sonuç itibariyle başka bir şeye hizmet etti. Yani benzer bir beklenti olabilir tabi ki bir seçim takvimi belki buna göre planlanacak. Yani sadece Meral Akşener’e göre değil şüphesiz. Bölgesel gelişmelere göre, Türkiye’nin ekonomisinde yaşanabilecek muhtemel risklere göre planlanacak. Yani o seçim takvimi somutlaştığında Türkiye nasıl bir sosyal psikoloji, toplumsal psikoloji içerisinde olacak bunu tabi ki dikkate almak lazım.

BÖLGEDE BARIŞ OLMADAN İÇERİDE BARIŞ OLMAZ

Kürt sorun özellikle Suriye’deki gelişmelerle giderek daha uluslararası, bölgesel bir boyut kazandı. Çözüm süreci buzdolabına kaldırılalı iki yıl oldu ve bu süreçte Kürt halkına yönelik saldırılar hat safhaya ulaştı. Bugün barış için hangi noktadayız sizce? 

Kürt sorununun niteliğinde iki açıdan önemli değişiklik yaşanıyor. Birincisi, Kürt sorununu 30 yıl ya da 100 yıl öncesiyle karşılaştırarak ifade edelim. Kürt sorunu Türkiye açısından sadece Kürt nüfusunun çok yüksek olduğu illerle ilgili bir sorun yani bir bölge sorunu değil. Aynı zamanda İstanbul’da bir işçi sorunudur. Yani inşaatlarda çalışan insanlar açısından baktığımızda yani belki bazı Karadeniz ya da Marmara şehirlerinde mevsimlik işçi sorunudur. Batıda daha turistik yerlerde otellerde çalışan, dönemsel çalışan işçilerle ilgili bir sorundur.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE AYNI ŞEY TEKRARLANAMAZ

İkincisi de, petrol dolayısıyla aslında tarihsel Musul-Kerkük sorunudur. Yani sadece Türkiye’nin bir iç sorunu gibi okunmayacak bir boyut içermektedir. Şimdi çözüm süreciyle ilgili beklenti muhtemelen iktidar açısından güvenlik, istihbarat ekiplerinin yıllardır oluşan aklı ve beklentisi açısından bu sorunu silah yoluyla bastırarak çözmek imkansız. Dolayısıyla konuşarak çözmenin bir yolu bulunabilir mi? Tabi ki bu iktidarda kim olursa olsun desteklenmeye değer bir durumdur. Ancak bunun nasıl olması gerektiği ne kadar netse, nasıl olacağı konusu da o kadar önemlidir. Yani bunu haklar ve özgürlüklerle ilgili ciddi ve somut adım atmadan sadece silahla değil de masa başında tasfiye ederiz beklentisiyle çözmeye kalkarsanız; bunun başarılı olma ihtimali – dünyada bazı örnekler var ama- oldukça zor. Bugün itibariyle aynı şeyi tekrarlamak da mümkün değil. Canınız istediğinde dondurup istediğinizde onu taptaze olduğu gibi yeniden servis edemezsiniz. Örneğin, Kürtlerin psikolojisinde artık Roboski’nin, Cizre’nin, Sur’un ortaya çıkarttığı travmayı görmezlikten gelerek hiçbir şey olmamış gibi bir tutum sergileyemezsiniz. Aynı şekilde bu kadar militarize edilmiş bir Türkiye sağı da istediğiniz zaman demokratik bir konsepte taşıyacağınız bir pozisyon oluşturamaz.

Yine bölgesel gelişmeler itibariyle farklı bir noktadayız. Yani o gün itibariyle belki birçok Türkiye’nin de müttefiki olan ülke bu süreci destekliyordu ama şimdi Türkiye onların büyük kısmıyla kavgalı, başka sorunlar yaşıyor. Bölgesel olarak da Suriye Kürtlerinin kazanımları, Irak Kürt Bölgesinde yaşanan gelişmeler, Türkiye toplumsal zemininde ciddi saflaşmalara, ayrışmalara neden olmuş durumda. Dolayısıyla elbette bu demokrasiden, barıştan vazgeçmek anlamına gelmiyor ama bugün AKP adına net ortaya koymak gerekiyor. Demokratikleşme olmadan iç siyasette barış olmaz. Yani bölgesel politikalarda barış olmadan içeride barış olmaz. Bunların net ortaya konulmadan sadece beklenti pozisyonunda barış gerçekçi değildir.

AKP içeride bu kadar sıkışmışken hem batıda hem de Ortadoğu’da gerilim siyasetini sürdürüyor. Ancak ABD ile Esad’ı devirmekten İdlib’e Rusya ile girme noktasına gelindi. Barzani dosttu şimdi Kerkük’te Irak ordusu destekleniyor. Türkiye ABD ve Rusya arasında gidip gelme siyasetini ne kadar sürdürebilir?

Yani burada aslında bir stratejik değişiklik diye bile tarif edebileceğimiz bir durum yok bence. Tamamen kasaba pazarlıkçısıyla iki taraf arasında bir kararsızlık ve iki tarafı birbirine karşı kullanma kurnazlığı söz konusu. Siz Rusya ile S-400 alarak İran ile stratejik bir ilişki kurmuş olmazsınız. Fransa ve Amanya gibi geçmişte başka ülkelerle sorunlar yaşadığınızda sorunlarınızı çözmek için silah aldığınızda sorun tümüyle bitmiş olmuyorsa, şimdi de Rusya- İran hattı ilişkisi de bu anlamda gerçekçi bir stratejik değişiklik değildir. Elbetteki Türkiye’nin daha bağımsız politika izleyebilmesi, daha toplumsal çıkarlarını önceleyerek siyaset yapması herkesin onay vereceği bir şey. Ancak bunu gerçekçi yapmazsanız sadece hamaset ve sloganla yaparsanız tersi sonuçlar doğar. Gizli pazarlıklar, gizli rehin pozisyonu ve aslında daha bağımlı bir ilişki tarzı, kapalı kapılar ardında kotarılan bir ilişki tarzı gelişir. Şu anda özellikle Türk- Amerikan ilişkilerinin en büyük handikabı bu.

ZARRAB DAVASINDA BÜYÜK TAVİZLER VERME EĞİLİMİ

Rıza Zarrab davası Türkiye’nin aslında rehin alındığı bir davadır. Türkiye iktidarının, Erdoğan, ailesi ve bir dönem ilişkilerinin bir tehdit aracı olarak kullanıldığı bir davaya dönüşmüştür. Burada etkin bir süreç olarak işlediğinde Türkiye çok büyük tavizler vererek kendini koruma eğilimine girecektir. Bu da Türkiye’ye bir zarardır ya da bu restleşme sonunda bir büyük gerilimi, karşılıklı başka kozları, başka hesaplaşmaları gündeme getirecektir. Burada halkıyla birlikte, halkının iradesini gözeterek kendi iç barışını sağlamış, kendi toplumsal meşruiyetini koruyan bir iktidarın anti-emperyalist politikası gibi bir durumla karşı karşıya değiliz. Burada kendi pozisyonunu korumak için, örneğin; lobi şirketleri üzerinden çok yüklü rakamlar ödeyerek oradaki yargılama süreçlerini etkilemeye çalışan, muhtarlara konuşurken çok sert söylemler verip iç algıyı inceltmeye çalışan ama ikili ilişkilerde de bakanları aracı olarak yoğun bir diplomasi için seferber eden bir tutumla karşı karşıyayız.

PARTİLERİN DEĞİL TÜRKİYE’NİN İHTİYACINI KONUŞALIM

Türkiye’de artan baskı ortamı farklı muhalif kesimlerin yakınlaşmasını ne ölçüde sağlıyor? Bu noktada HDP ve CHP’nin üzerine ne gibi görevler düşüyor? Daha geniş kesimleri kapsayan ortak bir mücadele için ne yapılmalı?

Burada iki şeyi birden görmek gerekiyor. Partilerin farklılıkları ve öncelikleri var. Tarihsel arka planları ve devraldıkları mirasları var. Bu mirasları görmezden gelmek gerçekçi ve uygulanabilir değil. Toplumsal algı açısısından da meşruiyeti son derece sorunlu bir durum. Birincisi; bu birlikteliğin formülü nasıl geliştirilebilir? Kimsenin kendisini dayatmadan, ortak uzlaşılabilir bir zeminin inşa edilmesidir esas olan. Sadece parlamento eksenli de değil, toplumsal muhalefet eksenli, emek ve demokrasi güçlerini katan, ihraç edilen akademisyenlerin ürettiklerinden daha fazla faydalanmaya çalışılan bir tarzın geliştirilmesi gerekiyor. Politik boyutu netleştirdikten sonra -bu bize göre demokratik anayasa konsepti olabilir- sadece partilerin öncelikleri üzerinden değil Türkiye’nin ihtiyacı olan zeminden konuşmaya başlarsınız. O zaman Meral Akşener çevresi, Saadet Partisi burada kendisine nasıl yer bulabilir tartışmalarını tüketirsiniz. AKP içerisinde daha liberal, muhafazakar çevre açısından da daha makul görülebilir. Bunu önünüze koymadan “kim nereden aday olsun” tartışmasına girerseniz sorunları halının altına süpürmüş olursunuz. İktidar merkezli operasyonlar başladığında korkar kaçarsınız. Bunu yaşamamanın yolu yolu halkın bunu içselleştirmesini sağlayacak ve sinerji oluşturacak bir kararlılıkla söylem inşa etmektir.

Daha geniş kesimlerin ortak mücadelesi için daha asgari bir program gerekir diyebilir miyiz?

Bence evet. Genişlemenin yolu asgari programdır. Tabi asgari program derken silik ve hiçbir şey söylemeyen bir program değil kast ettiğim. Tam tersine daha radikal, daha yoğunlaşmış. Her konuda bir şey söylemek değil, Türkiye’nin en kritik konularında bir şey söyleyebilmek gerekiyor. Diyelim ki; Alevilerin beklentileri ile ilgili bir şey söylersek Sünniler yanlış anlar ya da Kürtlerin talepleri ile ilgili bir şey söylersek Türkler yanlış anlar psikolojisiyle giderseniz hiçbir şey söyleyemezsiniz. Diyanet ile ilgli öyle bir söz söylemelisiniz ki Sünni bundan kaygı duymamalı, Alevi’nin uğradığı ayrımcılık ve dışlanma da telafi edilebilmeli. Daha önemlisi bunları şimdiden tüketip ekonomi ile ilgili bir umut vermeniz gerekiyor. Bence kritik nokta bu. Bu sorunları tüketmeden sadece ekonomi ile ilgili konuşarak ben bu işi kotarırım derseniz son derece zayıf ve naif bir planlama yapmış olursunuz. Türkiye’nin seçilen davranışlarında hala birinci belirleyen ekonomi. Elbette demokratikleşme konusu hala can yakıcı ama geniş kesimler açısında hala birinci öncelik işsizlik, fiyat artışları, enflasyon, gelir dağılımdaki çarpıklık. Bunlarla ilgili bir tavır ortaya koymak sol siyasetlerin en büyük handikaplarından birisi. Sanki bu konuda çözüm üretemezmiş gibi bir muameleye maruz kalıyor kitle nezdinde. Oysa ülkenin ekonomik olarak içerisine girdiği cendere tam da ekonomi ile ilgili doğru sözü söylediğinizde toplumsal bir karşılık bulabileceğiniz bir ortama giriyor.

Okumadan Geçme

Hasan Özgüneş’in Kaleminden ACI VE YENİLGİ DOLU YÜZ YILLIK MÜCADELE (6)

ACI VE YENİLGİ DOLU YÜZ YILLIK MÜCADELE (6) Cezayir Antlaşması Barzani’nin oğlu Ubeydullah, Aziz Akrawi, …

Bir Cevap Yazın