Son Haberler

Filipinler askeri darbesinden gittikçe yön değiştiren Türkiye OHAL’ine

Bu topraklar ne yazık ki, her zamanki gibi sancılı süreçlerden geçiyor. İnsanlar şu süreçler içerisinde en ufak mutluğu gördüğünde dört dönecek kadar oluyorlar. Bundan 4 yıl öncesinde Gezi Direnişi ile başlayan mücadele ve beraberinde gelen ve artan devlet baskısı özellikle Kürt halkına ve muhalif kesime (sosyalistler, emekçiler vs) kendini göstermiştir. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu Olağanüstü Hal dönemi her ne kadar 15 Temmuz sürecini gerçekleştirenlere yani “FETÖ” diye tabir ettikleri Gülen Cemaatine yönelik olarak başlatılsa da, 3 aylık OHAL dönemi, bitimine kadar hatta uzatılsa da, ki böyle bir ihtimal var; cemaat mensuplarından yine Kürt halkına ve muhalif kesime doğru yön değiştireceği apaçık ortadadır. Konuyu biraz geriden gelerek açmak gerekirse, neden Filipinler askeri darbesi, neden Türkiye OHAL’ine?

1972’de Filipinler Devlet başkanı Ferdinand Marcos, 1960’larda başlayan hükümete karşı protesto ve kimi saldırıları bahane ederek, Olağanüstü hal ilan etmişti. Aslında gelecek 14 yıl boyunca Devlet eliyle yapmak istediği birçok şeyi planlamak ve dış ülkelerle olan ilişkileri kolaylaştırmak için bu OHAL’i uygulamıştı. 14 yıl ise, Marcos’un iktidarda 72’den sonra kaldığı süreyi içeriyor. Bununla birlikte Filipinlerde de diktatör Marcos’a karşı ciddi muhalefet içerisinde olan eski vali Benigno Aquino, Marcos tarafından 1972 yılından tutuklanıp 7 senesini cezaevinde geçirmesinin ardından kalp rahatsızlığı nedeniyle Amerika’ya tedavisi için gider. 3 yıllık sürgününden sonra Aquino, Filipinler’in başkenti Manila’ya uçakla dönüşü sonrası havalimanında suikasta uğrar. Aquino, izlediği politika boyunca Marcos rejimine karşı şiddetsiz direnişi tercih etmişti. 1Cezaevi süreci ve sonrasıda tedavi için gittiği Amerika’da A6LM (6 Nisan Özgürlük Hareketi) ile temasa geçip, onlarla aynı çizgide hareket etmeye başladı. 1978’de düzenlenen şaibeli seçimleri protesto etmek için sokağa dökülen hareket, bir gün sonra siyasi suikastlar ve bombalama eylemleri ile direnme yolunu seçer. Bu tip şiddet eylemleri, halk tarafından ayaklanmada başarısız olunca, eylem tarzlarını tekrar düşünmeye başlayarak, Hindistan’daki protesto eylemlerini dikkate alarak şiddetsiz protestoları tercih eder.

Askeriyede kırılmalar

Marcos, iktidarı boyunca birçok öğrenci hareketlerinin protestolarıyla karşılaşmış ve gerilla örgütü olan Maoist Yeni Halk Ordusu ile çatışmalar yaşamıştır. Marcos, Aquino’nun öldürülmesinin ardından eli iyice zayıflamış giderek iktidardan gerileme sürecine doğru yol almıştır. Kendini kurtarmak adına yaptığı yolsuzlukları piyasaya çıkan Marcos, askeriyede de değişiklikler yaparak, içeride kırılmalara neden olmuştu. OHAL sürecince dış ülkelerle özellikle Amerika ile ilişki ön planda olan Marcos yine Amerika’nın “istenildiği gibi gitmeyen OHAL”i baskısı sonucu 1981 yılında kaldırdı. Aquino’nun ölümünün ardından eşi, iktidara karşı bir rol üstlendiğini belirterek Asya’daki ilk kadın Cumhurbaşkanı oldu. 1984 yılında gerçekleşen seçimlerin sonucunda da Marcos çok sayıda sandalye kaybetmesine rağmen yine iktidardaki yerini korudu. Seçimin ardından komünist örgütler protestolarını sürdürürken, aynı zamanda da iş yerlerinde grevlerin de başlatıcısı oldular. Ülkenin birçok şehrinde ulaşım sekteye uğramış ve ekonomi de ciddi anlamda zarar görmüştü. 1986’da erken seçime gidildi. Seçimi muhalefetin kazanmasına rağmen Marcos taraftarları kendi zaferini ilan etti. Seçimden 2 hafta sonrasında bu kez de askeriyede yer alan ve Marcos’a yakınlığı ile bilinen Juan Enrile, yanına aldığı askeri birlikle Savunma Bakanlığı’nı işgal ederek, askeriyenin başındaki kişiyle açıklama yaparak Marcos rejimini tanımadıklarını ifade ettiler. Askeriyedeki ayrılan grup, Marcos rejimine karşı muhalefet eden Kardinal Sin’e telefonla ulaşarak halkın, askerlere destek vermesi yönünde çağrılar yapmasını istediler. Marcos’un Bakanlığa yönlendirdiği askeri grubu, Bakanlık önünde protestocular karşıladı. Burada ilginç olan da, protesto edenler, askeriyeden ayrılan gruba çiçek ve yiyecek ikram ediyorlardı. Bakanlığı işgal eden askerlerin geri çekilmesi sonrasında Marcos’da yönetimi bırakarak Hawaii’ye sürgün edildi.

Peki Türkiye?

Filipinler’de yaşanan darbe süreci ve protestolarla birlikte Temmuz 15’de Türkiye’de askeriye içerisindeki bir grubun Genelkurmay dahil birçok devlet binası ve özel bina ile şirketleri işgal ederek darbe girişiminde bulunmuştu. Yüzlerce kişinin yaşamını yitirdiği bu girişimin ardından Cumhurbaşkanı ve Başbakan, Gülen ve cemaatini 15 Temmuz’dan beri işaret ederek Devlet içerisinde “temizlik” yapılacağı yönünde yorumlar yaparak 3 aylığına Olağanüstü Hal ilan edildiğini duyurdular. Halka değil, Devlet içerisine sızmış “FETÖ” üyeleri dedikleri kişilerin işlemlerini hızlandırmak için bu yola başvurdukları söylediler. Lakin 14 yıl boyunca iktidarın “yapıldı, yapıyoruz” dediği birçok şeyin aslının böyle olmadığı görüyor ve duyuyoruz. Devletin yaptığı operasyonlar, gözaltılar ve tutuklamalar OHAL ile beraber kendini gösterince birçok kişi kamudan çıkarıldı, buna askerler de dahil… Binlerce kişiye yapılan ihraçlar arasında yıllarca askeriyede görev yapmış; subaylar, generaller vs. var. Aslı astarına baktığımız zaman bu kişileri kamuoyuna ifşa etmekten zevk alan Devlet, yıllarca Devlet eliyle yapılmış ve gizli tutulmuş işleri, operasyonları, katliamları ve birçok olayı “cemaat”in üzerine yığdı. Tabi ki, cemaat üyeleri Devlet içerisinde en az AKP kadar suçluydu. Sanki günahları Devlete kalkışmadan önce yokmuş da, “ihanet” sonrası bütün foyaları ortaya çıkmış gibi AKP’nin de kendini bu şekilde aklaması, birçok şeyi anlatır nitelikte. Dün Roboski’ye yağan bombaları hep beraber savunurken, 15 Temmuz sonrası “o yaptı” denilerek Devlet kendini göz göre göre kenara çekmiştir. Keza Hrant Dink cinayetinin içerisinde bulunanların, savcıların, işbirlikçilerin FETÖ’cü olması gibi. Ne hikmettir ki, yıllar boyu davaların sürmesini sağlayan, Ermenilere karşı kin ve düşmanca sözler söyleyen cemaat üyeleri de olsa, yine bu Devlet altında bu yapıları körükleyen de, koruyan da herkesti. Yani AKP idi.

Ne bekliyorduk, ne gördük

AKP-Cemaat ilişkisine değinmeden, Yenikapı koalisyonuna az da olsa değinerek yaşanan durumları genişletmekte fayda var. 15 Temmuzun ardından darbeye karşı mutabakata varılan ve mecliste okunan bildiri 4 parti tarafından imzalanmıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan, önceden hazırladığı planlar doğrultusunda HDP’yi dışarıda tutarak özellikle CHP’yi kendine kanat olarak görüyordu, ki her ne kadar diktaya da darbeye de karşıyız dese de Kılıçdaroğlu, yıllardır dile getirdiği cümleleri tekrarlıyor üzerine alternatif veya yeni bir şey koyamıyordu. 7 Haziran öncesinde AKP’nin Cemaatle arası bozulduğu dönemlerden başlarsak, durmadan CHP’ye cemaatle ilişkisi olduğunu, oylarını almak istediğini bangır bangır alanlarda bağırıyorlardı. Şimdi iş değişti. Artık CHP bu boşlukları bir yandan doldurma peşinde, bir yandan da ana muhalefet çizgisinden ödün vermeden, sadece eleştirel hatırı kalmasın diye de mahkemelere başvurular yapma peşinde. Kazanım olursa ne mutlu bize ki, bu da bir şeydir. Kaldı ki bununla birlikte HDP gitgide “saf dışı” tutularak, Anayasa görüşmeleri dahil birçok duruma müdahil edilmemeye çalışılıyordu. Basına yapılan açıklamalarda OHAL’in halka yönelik olmadığını Cumhurbaşkanı Erdoğan çoğu kez tekrarladı. Tekrarladı tekrarlamasına da, cemaat üyelerine yapılan operasyonlar gittikçe yön değiştirerek, iktidara muhalif kişilere doğru yöneliyordu. Başbakan yardımcıları ve hatta bizzat Başbakan, eğitimcilerden de ihraçlar olacağını yönünde açıklamalar yaptı. Aslından bu durumların habercisi, HDP’nin muhatap edilmeyişinden başlıyor. Gülen cemaatiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan insanlar gözaltına alınıyor, hatta OHAL bahanesiyle darbe girişimi öncesi meydana gelmiş farklı olaylarla ilgili gözaltılar yapılıyordu, ki hâlâ da devam etmekte. Gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, eğitimciler, sağlıkçılar vs. Bunların başında Barış için Akademisyenler İnisiyatifi’nin yayınladığı “Bu suça ortak olmayacağız” imzalı barış bildirisine imza atan birçok akademisyenler – aralarında HDP üyesi olan, örgüt üyeliğinden çoğu kez davalar açılanlar – var. Adli ve idari bir ceza veremeyenler, bir gecede KHK ile yüzlerce akademisyeni işinden etti. Ardından peşi sıra gelen çoğu Eğitim-Sen üyesi 11 binden fazla öğretmenin görevden alınması. Bunlar da yetmedi, 7 Hazirandan beri Kürt halkına etmediklerini bırakmayanlar, günlerce hatta aylarca – Şırnak’ta 185 gündür devam eden – sokağa çıkma yasaklarını yaşatanlar, sindirtemedikleri politikalar üzerine ekleme yaparak DBP’li belediyelere kayyım atadılar. Seçilmiş Cumhurbaşkanı, seçilmiş iktidar diye göğsünü kabartanlar, neredeyse yüzde 90’lara varan oy oranlarıyla halkın seçtiği belediyelere, “teröre destek” veriyorlar bahanesiyle el koydular. Meclis tatile girmeden belediyelere kayyım atanması yönünde kanunun meclisten geçememesi bir nevi kazanım olarak görülmüştü ancak AKP, OHAL’ine sığınarak yapmak istediği birçok şeyi hayata geçiriyordu. FETÖ derken üzerine IŞİD üzerine PKK üzerine PYD eklenerek, yine kendilerini masum gösterdiler. Tabi bunların böyle olacağı OHAL kararı alınınca belliydi. Artık her şey ellerinde. Ne yargı ne hukuk ne yasama… Başkomutan benim, Devlet benim! Velhasıl, yakında (çıtlatılması üzerine) HDP’li Milletvekillerine de dokunulacağı duyumları dolaşıyor. Örgüte yardım diye belediyelere el koyanlar, hazırlanan fezlekeleri de hızlandırmayacakları ne malum. Beklenir mi, beklenir. Bunca şeylere 3 aylık OHAL sizce yeter mi, yetmez çünkü planda çok şey var gibi duruyor derken, MGK tavsiyesi sonrası Bakanlar Kurulu toplantısı sonucunda 3 ay daha OHAL yaşayacaksınız denildi.

Kanal ve radyoların kapatılması

Twitter’da bir paylaşımda, “Artık basın açıklamasını dahi yayınlayacak kanal kalmadı” diyordu. Yaklaşık 1 hafta içerisinde 12 kanal ve 11 radyo yayını kapatıldı. Binalar mühürlendi. Yurtdışı uydularıyla anlaşmalı olan kanallar, uydu yönetimlerine şikayet edilerek kapatıldı. Basın çalışanları saçlarından tutulup sürüklenerek gözaltına alındı, bunlarla beraber canlı yayın sırasında polis ve RTÜK üyeleri kanalın reji odasına girip yayını durdurdu. Yayını durdurulan kanallar arasında şaka gibi ki, Kürtçe yayın yapan çocuk kanalı Zarok Tv var. Cizre’de, Sur’da, Kürdistan’ın birçok kentinden öldürülen çocuklar için “Büyünce terörist olacaklardı” zihniyeti gibi mi baktılar acaba? Velhasıl, nasıl ki geri döneceğiz deniliyorsa, artık ne yapmalı, nasıl yapmalıyı konuşmalıyız. Nasıl ki bir ölürüz, bin geliriz diyorsak, artık geliş yolumuzu bulmamız gerekiyor. Ancak dikkati üzerinde toplayan alternatif kanallar üreterek, “burjuvazinin, kapitalizmin nimetlerinden” yararlanarak… Süreç artık kendini belli etti. Uzatılan 3 aylık OHAL ile, ki Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş dedi; belediyelere yönelik varsa terörle bağlantıları diye, siz deyin belediyeler, bizler de ekleyelim basın, işçiler, öğretmenler, akademisyenler, öğrenciler kısacası muhaliflere yönelik ciddi baskılar ve susturmalar olacaktır.

Türkiye’deki gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda Filipinler Devlet başkanı Marcos, OHAL’i ile yaşattığı baskı politikasını bir yere kadar getirebilmişti. Türkiye’de bu durum hiçte farklı gözükmüyor. Her şey ne kadar sürecek, onu da bize zaman gösterecek diyelim.

1: Şiddetsiz Direniş, Todd May s.25,26,27

Baran Dönmez –  10.10.2016 
15 günde bir yayınlanacaktır.

Okumadan Geçme

Memet Kardu Karduxo yazdı: ULUSAL TRAJEDİ NEDİR ?

Salih mirzabeyoğlu Dedesi Musa bey Azadi örgütü üyesi , Xoybun kurucularından, Ağrı isyanlarına katılır ve Türk …

Bir Cevap Yazın